Halanın sorusu çok güzeldi!
-Ya yakalansaydık ne olacaktı ?
Bazen Televizyonda bazı yörelerimizde yapılmakta olan bu tür oyunları
sergiliyorlar. Çanakkale de yapılan düğünler ilk zamanlar köy düğünlerindeki
gibi yapılmakta ise de zaman içerisinde değişime uğramaya başladı. Aynı
köy düğünleri gibi başlayıp çok küçük değişiklikler gösterir iken
daha sonra tamamen değişti. Bu ilk değişiklikler bir kere sünnet düğünlerinde
başladı. İlk olarak at üzerindeki sünnet gezmeleri değişerek Fayton üzerlerinde
yapılmaya başladı bu gezintiler. Daha sonraları Oturtma geceleri denilen eğlence
ortadan kalktı. Bir zaman sonra da bu düğünler salonlara taşınarak eski
adetlerimiz tamamen bırakılarak bizim kültürümüze tamamen yabancı olan ve
bizlere hiç uymayan salon düğünleri devri başladı. Diğer düğünlerde başlangıcından
itibaren konu komşu ve akrabalar bu düğünü sahiplenerek ellerinden gelen
yardımları yaparlar yemek hazırlıkları, gelen misafirlerin ağırlanması
v.s. gibi her konuda birlik olunur ve düğünün hazırlığından itibaren
bitinceye kadar yardımcı olunur iken, salon düğünü devri başlayınca bu tür
yardımlaşmalarda sona erdi. Akşam yabancı gibi salona gelen konu komşu daha
sonrada geldikleri gibi sessizce ayrılıp dönmeye başladılar buradan. Burada
çalınan müzik ve danslara da alışamadı insanlarımız çok uzun bir süre.
Daha sonraları oyun havaları da orkestraya uygulanabilince karma bir hal aldı
bu salon düğünleri. Hiç sevmedim sevemedim.
Daha evvel yapılan bir düğünü anlatmıştım şimdi mahallede yapılan bir
sünnet düğününü aktarayım da gelecek kuşaklara bir anı olsun. Mahallede
çayırlığa dik olarak çıkan sokak. Sanırım adı da Karanfil sokak olmalı
bu günlere göre.Yoldan karşıdan karşıya gerilen kalın urganlar üzerine
atılan kilim v.s.gibi nesneler ile yol trafiğe ve yabancı gözlere karşı
kapatıldı. Bir gece yapılan kına gecesinde kadınlar toplanarak eğlenip
oynadılar ve adetlerimize göre sünnet çocuğu eğlendirildi. Kadınlar çalınan
oyun havaları ile ortaya çıkarak yalnız veya gruplar halinde oynarlar. Bir
zaman sonra pijamaları giydirilmiş olan çocuk ortaya getirilir ve çalınan
havalar ile oynatılır. Güzel bir tabak içerisine suyla karıştırılarak
karılmış olan kına, etrafına mumlar yakılmış olarak özel bir sözleri
olan bir mani eşliğinde ortaya getirilir. Kınayı genelde büyük anneler
yakar bunlar sağ değil ise sülaleden en büyük bir kadın tarafından yapılır.
Tabak içerisinden alınan bir parça kına, çocuğun avucuna konur daha sonra
yine ele alınan bir parça kına el içerisinde şekillendirilerek çocuğun sağ
elinin baş ve işaret parmaklarına kınalar konur ve daha önceden hazırlanan
bezler ile sarılarak bağlanır. Eline Kına yakılmış olan çocuk
misafirleri dolaşmaya başlar. Misafirlerde çocuğu güzel sözler ile tebrik
ederek para verirler. Daha sonra çocuk içeriye alınarak yatırılır. Bu kına
gecesinin bittiği anlamındadır. Düğün evinin bahçesi var ise orada yok
ise bir komşunun bahçesine kurulan bir mutfakta yemekler yapılır gelen
misafirlere ikram edilirdi. Mutfakta yemek yapma işlerini komşular üstlenirdi.
Ertesi gün öğleden sonra evini yanına kurulan masalarda gelen misafirler
yemek yer daha sonrada erkekler buraya toplanarak içki faslı başlardı. Çalınan
müzikler eşliğinde hem oynanır hem de oynayanlar o yörenin ağzı ile
(Caba, Şaba =Bahşiş ) gibi kelimeler ile ifade edilen, oynayan kişinin şerefine
çalgıcıya verilen para ile heyecan iyice artardı. O zamanların en meşhur
parçalarına gelince
- “Dol kara bakır dol, ağzına kadar dol”
veya
- “Ölü tavuk pişirdiler soframıza getirdiler”
diye sözleri olan çok hareketli bir oyun havası idi. Genelde gençler ve kadınlar
oynardı bu hava ile. Erkekler ise daha çok kasap havası ile oynarlardı ama
her düğünde mutlaka “Harmandalı” parçası çalınır ve bu oyun güzel
oynayanlar mutlaka bu parça ile oynar ve herkeste seyrederdi. Birde halay çekilirdi
mutlaka ve yavaş, yavaş başlayan müzik ve buna uygun yavaş hareketler ile
başlayıp daha sonra müziğin hızlanması ile hareketlerde hızlanır oldukça
güzel bir oyun sergilenirdi toplu halde. Şimdilerde bu parça hala çalıyor
ve grup halinde oynanıyor . İnşallah unutulmaz.!!!!!
Bu Bazen öyle olur ki verilen cabalar düğün sahibi ile çalgıcılar arasında
anlaşılan parayı geçerdi. Akşamüzeri sünnetçinin gelmesi ile hazırlık
başlar. Bu arada at veya fayton ile çocuklar gezdirilir. Bir Faytona çocuklar
biner hemen ikinci bir faytona çalgıcılar biner ve gezmeye çıkılır. İlk
zamanlar faytonlar ile gezilir iken Şehir içerisinde gezilir en uzak nokta
Hastane bayırı olurdu. Geri dönüşte sünnetçi hazırlanmış olur çocuk kıyafetlerini
çıkartıp daha rahat olan sünnet gömleği giydirilir bildiğiniz gibi bu
uzun bir gömlek olup etekleri dizlere kadar iner. Kesme işlemi şimdiki gibi
modern değildi elbette. Bir veya iki kişi sıkı bir şekilde çocuğu tutar
iken sünnetçi işini yapmaya başlar bu arada çok cesaretli olan çocuk hemen
yanındaki birisinin teşviki ile “YAŞASIN CUMHURİYET” diyerek bağırır
ve bu kişi çocuğun ağzına kocaman bir lokum sokar. Zaten etrafın kalabalığı
ve korkudan ne yapacağını şaşıran çocuk ağzına tıkılan bu kocaman
lokumu yutsun mu çiğnesin mi yoksa çıkarsın mı şaşırmış bir halde
iken işlem biter çocuk yerine yatırılır idi. Hijyene ne kadar uyulur
bilemem bir defter (sayfasının) kabının içerisine konulmuş olan bir miktar
sarı toz verilir ve bunun zaman içerisinde kesilen yere dökülmesi istenirdi.
Bu sarı toz akan kan ile beraber birleşerek kalın bir kabuk tabakası oluşturur
bu Sarı-Kırmızı-Kahve renklerinde bir renk cümbüşü oluştururdu. O gece
çişe kalkıp ta yapabilmek bir ısdırapdı çocuk için. Kalın kabuk arasından
çiş çıkmaz, çıkarken de mutlaka kanama yapardı. Bizim arkadaşlardan
birisi bu şekilde zor bir gece geçirmiş ve sabahı zor yapmıştı. Ertesi
sabah biraz daha rahatlayarak sere serpe bir vaziyette yatar iken üzerindeki gömleği,
değerek acıtmasın diye yukarı çekilerek bırakılmış ve bütün ev halkı
derin bir sabah uykusuna dalmışlar. Bu arada canhıraş bir feryat ile herkes
acaba ne oluyor diyerek ayaklanınca, önce hızla kaçan bir kedi fark
ediyorlar evin içinde. Daha sonrada çocuklardan birisinin kanlar içinde olduğunu
görerek telaşlanıyorlar. Sabahleyin nerden geldiği belli olmayan bir kedi bu
açıkta kalan ve tepesi de kalın bir kabuk bağlamış rengarenk nesneyi kanlı
olarak görünce bizim kedinin avcılık damarları tutmuş olacak ki hızla
atlayarak bu alete pençesini geçirerek parçalıyor. Uyku arasındaki korku ve
can yanmasını siz düşünün artık. Fakat biz çocuk olarak bu olayı
duyunca çok gülmüştük. Arkadaşımızda bu olaydan oldukça utandı.
Adetlerimizin ve kültürümüzün unutulmaması dileğiyle.
Benim hoşuma gidenlerden bazıları şunlar düğün ve köy Hayır’ı yapılan
alanın hemen yan tarafına satıcılar gelerek tezgah açarlardı. Bu
tezgahlarda büyük çuvallar içerisinde getirilmiş kabuklu tuzlu fıstıklar
bulunurdu ve herkesin hoşlandığı gibi bunlardan alarak yemeği bende çok
severdim. Hele bazen kabukları yanmaya yüz tutmuş bir şekilde olanların tadı
daha da güzel olurdu. Başka zamanlarda da bunları bulabilmemize rağmen
nedense düğün yerindekiler daha bir başkaydı. Birde beş kuruş vererek aldığımız
deve vardı. Satıcıya beş kuruş vererek deve istiyorum dediğimizde hemen
kutunun içerisinden aldığı iki adet bisküvi arasına bir adet lokum koyarak
bunu yavaş hareketler ile bastırıp lokumu ezer ve bize verirdi. Gerçekten çok
leziz olurdu meret. Bunların yanında leblebiler, leblebi şekerleri, kaba şeker
denilen bir çeşit akide şekeri yiyecekler arasında bulunur birde en ucuzlarından
bilezik yüzük toka v.s. gibi şeyler satılırdı. Ama kabuklu tuzlu fıstıklar
en çok aranan idi. O zamanlar (telli kağıt denen parlak ve çeşitli
renklerde) Alüminyum kağıtlar içerisine bir miktar, sıkıştırılmış ağaç
talaşı ile bu parlak kağıt itinalı bir şekilde sarılarak bir Top haline
getirilir ve bunun uç tarafına yaklaşık olarak elli santimetre uzunluğunda
ince ama sağlam bir lastik bağlanırdı. Bu lastiğin uç tarafındaki küçük
halkayı parmağınıza taktıktan sonra bu topu karşıya veya sizin istediğiniz
her hangi bir yöne attığınızda bu top atılan kuvvet kadar bir miktar gider
ondan sonrada tekrar sizin avucunuza gelirdi. Bu da o zamanların oldukça
sevilen oyuncaklarından birisi idi. Sanırım adına Yoyo diyorlar. Hemen her
çocuk bununla mutlaka oynardı. Zaten dikkatsizce atıldığında etraftaki
sert bir şeye çarparak parçalanır içerisindeki talaşlar dökülür ve
kullanılmaz hale gelirdi. Haydi bir tane daha almak zorunda kalırdınız. Bu
Hayırlar bizim ve diğer insanlar için oldukça önemlidir. Bazı köylerin yıllık
olarak yapılan Hayırları vardı. Bu Hayır denilen olay kelime anlamı ile
Hayrına ,Hayırlı olsun veya Sevabına anlamı olması lazım. İşte bu köy
Hayırlarından başka birde Hacı Hayırları vardı. Hacıdan gelen insanlar
bir süre sonra bulundukları yerde Mevlit okutarak pilav dağıtırlardı. Köy
Hayırları da bunun gibi olmasına rağmen bahsedilen o köyler ile uzaktan yakından
ilişkileri olan insanlar burada toplanarak buluşurlardı. Aklımda kalan en ünlü
köy Hayırları Kemel Köyü Hayırı Saraycık Köyü Hayırı idi. Buralara
mutlaka giderdik. Kemel köyünün hayır yapılan yerinde burası geniş bir
arazi idi. Az ileride tepenini üzerinde kocaman bir tane Yel değirmeni vardı.
Dışı taştan örülmüş olan bu binanın kuzeye bakan tarafında kocaman bir
tane pervanesi vardı ve bu rüzgarın esmesi ile dönüyordu. İçine girerek
nasıl çalıştığını inceledim çocuk kafamla. İçeride kocaman yuvarlak
kalın bir taş vardı ve bu sabit olarak duruyordu. Üzerinde ondan az küçük
fakat aynı kalınlıkta bir taş daha vardı ve yel değirmeninin pervanesi
bunu döndürüyordu. Bir sürü dişliler yardımı ile bu taş dönmekteydi.
Yani rüzgarın döndürdüğü büyük pervane uzun ve kalın bir mili döndürüyor
ve bu milde çeşitli dişililer yardımı ile bu büyük taşı döndürerek
arasına orta noktadan dökülen buğdaylar ezilerek un haline geliyordu. Yalnız
burada kullanılan dişli aksamların tamamı ağaçtan yapılmış idi ve demir
aksam yok denecek kadar azdı. İçeriye girdiğinizde dönmekte olan taşın çıkardığı
uğultulu bir ses ile yoğun bir taze un kokusu karşılıyordu sizi. Çok ilginç
gelmişti bana o zamanlar.
Önceleri ailemiz ile birlikte gider iken daha sonraları kendi arkadaşlarımız
ile beraber gitmeye başlamıştık. Meşhur Tayyare Meydanı ( Hava alanı)
yoluna girdikten sonra yola devam edince önünüze kocaman pist çıkardı. O
zamanlar burası kullanılmıyordu ve isteyenler bu pist üzerine çıkarak
istedikleri gibi gezip dolaşabilirlerdi. Hemen aktarmak gerekirse 1 Mayıs
Bahar bayramı denilen günde insanlar ailesini ve yiyeceklerini alarak buraya
gelirler pist etraftaki boş çayırlar üzerinde oturarak hem güzel bir günün
tadını çıkarır burada ip atlayıp top oynarlar v.s. gibi faaliyetlerde
bulunurlardı. Genç erkekler toplanarak bu pist üzerinde kıyasıya futbol
oynarlardı kızlar ise genelde aileleri ile birlikte voleybol türü oyun
oynarlardı. Eğer buradaki yetişkin kızların arasında genç bir erkek var
ise mutlaka nişanlı ve ya sözlü idiler. Erkek uzağa giden her topa koşarak
aklınca nişanlısı veya sözlüsüne kur yapar. Veya top yakın bir yere düşmüş
ise beraberce eğilerek kısa süreli de olsa dokunurlardı birbirlerine. Birde
nişanlılar arasında erkek ailesinin kız evine koç götürmesi vardı ama bu
koç Kurban bayramında mı giderdi yoksa hıdrellezde mi giderdi hatırlamıyorum.
Fakat hafızamı yokladığımda bana hıdrellezi hatırlatıyor ama kesinlikle
emin değilim. Bu koç önce iyice yıkanıp temizlenerek tüyleri taranarak düzeltilir
sonra başına ve gerdanına kına yakılır ondan sonra boynuzlarına bilezik
geçirilerek kırmızı kurdele ile bağlanır ve hazırlanan bir tepsi ile
birlikte kız evine hediye olarak götürülür. Güzel adetler ama nerde onu
uygulayacak insanlar artık. Öncelikle bu tür adetlere köylü kafası veya
geri kafalık veya eski kafalık diyerek bakmamak lazım. Kesinlikle bunlar
bizim örf ve adetlerimiz ve bunların unutulmaması için herkes elinden geleni
yapmak zorunda. Eğer bunlar yapılmaz ise bizler Türk kimliğimizi kaybederiz.
İnsanlar örfleri ile yaşarlar. Nasıl ki düğünleri kaldırıp atarak
yabancı kültürlerin düğün şeklini aldık. Onlar adetlerini bizlere aktarır
iken bir şey olmuyor da bizler kendi adetlerimizi uygulamaya kalkınca köylü
kafası oluyor. Bu fikirlerimi savunduğum zaman etrafımdan gelen tepki
kelimeleri bunlar olduğu için buraya aktararak kullandım yukarıdaki
kelimeleri. Modernliğin sadece düğün salonlarında tepinmek ile ne olduğunu
bilmedikleri ve hiçbir şey anlamadıkları yabancı müzik denilen zırvaları
dinlemekte olduğunu sananlara bu anlatmak istediklerim. Şimdi bu satırları
okuyarak beni kesinlikle yabancı düşmanı gibi görmeyin. Onların kendi düşüncelerini
yaşantılarını bizzat görüp yaşayarak inceleme fırsatı buldum. Yabancı
müziklerin içerisinde gerçekten çok hoşlanarak dinlediklerimde vardır ve
oldukça da fazladır. Beni yanlış anlamadınız sanırım. Bu satırları
okuyanlar, bu yazının içinden neyi anlatmak istediklerimi anlayanlar çıkacaktır
inşallah. Biz gene devam edelim kaldığımız yerden. Yine dönelim Tayyare
Meydanındaki pist üzerine. Daha başka zamanlarda yine bu pist üzerinde halkımız
direksiyon talimi yaparlardı şoför olmak için. Birde yakınlardan bir
yerlerden geldiğini zannettiğim traktörde olurdu burada ve yine üzerindeki
kişinin traktör sürmesini öğrenmesi için kullanılırdı. İşte bu yoldan
devam ederek pistin üzerinden geçer Saraycık köyüne Hayır’a giderdik.
Bazen bizler kendi mahallemizde veya başka yerlerde olduğumuzda tayyare meydanı
tarafından homurtulu gürültüler gelirdi ve sesi duyanlar uçak indi veya uçak
kalktı gibi ifadeler kullanırlardı. Bir keresinde Kepez tarafına doğru
kalkan bir uçağı gördüğüm gibi bir keresinde de Kepez tarafından hava
alanına bir uçağın inmek için yaklaşarak geldiğini gördüm. Bunlar ne
zaman gelir, nerden gelir bilmem. Bu uçaklar çok büyük değillerdi. Tekrar dönelim
tayyare meydanına. Bu yolun üzerinde havaalanı yolu olduğunu belirten bir
tabela vardı ve bu tabelanın üzerinde ise bir uçak resmi vardı THY. Reklamı
olarak. Eski tip pervaneli bir uçak resmi idi bu ve uçağı seyreden Fötr şapkalı
kravatlı bir bey. Daha sonra bu tabelayı kaldırdılar. Sanırım havaalanı
kullanımdan kalktıktan sonra oldu bu. Neyse ! Yine pisti enlemesine geçince
hemen sol tarafta sıra halinde yabani incir ağaçları bulunurdu. Bu incirler
pek iri olmamasına rağmen oldukça lezzetli idiler. Buraya mutlaka uğrar ağaçlardan
incir toplardık mevsimine göre. Birkaç kerede bahar ayında buraya bisiklet
ile gelerek daha yeni olan yani çiçek dediğimiz haldeki incirlerden toplamıştım.
Bununda sebebi bahçemizde kocaman bir incir ağacı vardı. Yalnız bu ağaç
bahar ayında çiçeklendikten sonra tamamını döküyordu. Babamın danıştığı
yaşlı amcalardan birisine bu konu aktarıldığında
“Etrafta başka incir ağacı bulunmadığından bu ağaç tozlanamıyor
ondandır, Bahar ayında deli incir tabir edilen yabani incir ağaçlarından
toplayacağınız incirleri bir ipe dizerek kolye haline getirin ve ağacın
dallarına asın” dedi. Bunun üzerine buradan topladıklarımızı birkaç
kolye yaparak ağacın üst dallarına asmıştık ve gerçekten o sene tahmin
edemeyeceğimiz kadar çok meyve vermişti ağacımız. Hem aklıma geldiği için
hem de ileride bu veya buna benzer bir problemi olan olur ise uygulayabilir
diyerek aktardım buraya. Sadece incir değil etrafında başkaca ağaç
bulunmadığından tozlanamayan bütün ağaçlara uygulanabilir ve başarılı
olunur ve olunmuştur da. Köye gider iken nerelere daldık.
Köyün halkı sevabına olarak Mevlit okutur kazanlar dolusu pilav yapılır içine
de koyun inek sığır v.s büyük veya küçük baş hayvan eti konulurdu. O
zamanlar bu kadar çok ve bol tavuk ta bulunmazdı. İnsanlar bu Hayır denilen
yerlerde toplanır dargın olanlar barışır, gençlere kız bakılır v.s.
gibi bir çok sosyal işlevi de vardı. Hala aynı yerlerde yapıldığını sanıyorum.
Gidip dolaşmakta fayda var. Buraya arkadaşlar ile birlikte gittiğimizde
mevlit sonrası pilav dağıtılacağı zaman biz hemen İsmail ÇAKAL’ haydi
Çakal bu işi sen halledersin derdik. O da bizi kırmaz hemen kocaman bir Sini
kaparak pilav dağıtılan kazanların başına gider Bunu camiden gönderdiler
diyerek en ön sıraya geçer ve yolda bu tepsinin nereye gittiğini soranlara
Camiye,Camiye diyerek aldığı tepsiyi bize getirirdi. Allah Razı olsun
herkesten.
Biz gene köye devam edelim. Koca Bıçak Hasanın evinde kaldığımızı hatırlıyorum.
Benden büyük bir kızı vardı. Suzan abla.Nedense bana Mehmet diye hitap
ederdi. Nedendir bilmem! Akşam olunca Koca Bıçak Hasan bizlere hikayeler veya
kısa süre önce seyrettiği veya daha evvel seyredip de çok beğendiği
filmleri anlatırdı. Bu hikayeler arasında genelde pehlivan güreşleri Adalı
Halil veya Kel Aliço gibi Hikayeler anlatırdı. Bizde nefes almadan dinlerdik.
Çok güzel anlatırdı. Ses tonunu vurgulamalarını öyle ayarlar idi ki olayı
sanki dinlemiyor yaşıyor gibi olurduk.
İtfaiyede babamın yanına gittiğimde karşıda kocaman bir inşaat yapılmaktaydı.
Burasının sinema olacağı söylendi. Ne kadar zamanda yapıldı bilmiyorum
ama bana göre çok kısa bir süre idi. Bu sinema tamamlanarak hizmete açıldı
ve bizim hayatımızda da oldukça önemli yeri olmaya başladı sırası geldikçe
anlatırız. Adı İPEK sineması olarak konuldu. Sinema yola paralel olarak yapılmıştı.
Karakola bakan duvar tarafında perde vardı. Kapıdan içeriye girdiğinizde
sizi bir koridor karşılardı. Hemen sağa döndüğünüzde balkona çıkan
merdivenler vardı. Koridorda biraz ilerleyince sağ tarafta açılan bir kalın
siyah perdeli kapıdan girince sinema salonuna girerdiniz. Kapıdan girdiğinizde
tam karşınızda tuvaletler vardı sağlı sollu olarak. Alt kattaki salona
girildiğinde yine sağlı sollu olarak koltuklar mevcut olup bunların tamamı
tahtadan yapılmış olan ve oturak kısımları yatabilen tip klasik
koltuklardandı. Ama balkona çıkıldığında yine tamamı perdeyi çok rahat
olarak görebilen koltuklar sıralanmıştı ama bunların üzerleri deri ile
kaplanmış yumuşak koltuklar vardı ve bunun için çok rahattı dolayısı
ile ücret olarak ta alt kattakilere göre biraz daha pahalı idi. Bazen akşamları
ailemiz ile birlikte sinemaya giderdik. Balkon tabir edilen yere oturur filimi
seyrederdik. Daha çok küçük olduğum için yalnız başıma gidemezdim. Salı
günleri öğleden sonra aileye de film gösterimi olurdu. Bazen mahallenin kadınları
ile birlikte gittiğimizde olurdu. Benim yaşım gelip sünnetimi de yaptırdıklarında
ne oldu nasıl oldu pek aklımda değil ama Pazar günü kesilme işlemi oldu.
Salı günü annem bana biz sinemaya gidiyoruz haydi sende gel dedi. Sünnetten
sonra çocuklar birkaç gün uzun fistanları ile ve alt tarafları açık
olarak gezerler. Bana annem bu tür giyinmemi söyledi ise de ben düğün için
yaptırılmış olan kısa pantolonumu giyerek sinemaya o şekilde gittim. Eğer
sünnet düğünü ile aklıma gelenler olur ise daha sonra uygun bir yere aktarırım.
Dedik ya sinemanın ayrı bir yeri vardı bizim hayatımızda.
Bizim evin yan tarafı boş bir arsa idi. Günlerden bir gün burada çalışmalar
başladı. Temel kazıldı. İnşaat başladı. Fakat bir zaman sonra durdu.
Yani bu bir zaman dediğim duvarlar çıkmaya başlayınca çalışmalar durdu.
Binanın sahibi o günlerin ağzı ile Laz Ayşe ve Naci Abi. Gündüz çalışmalar
durmasına rağmen geceleri Laz Ayşe abla elinde tuttuğu bir gaz lambası ile
ışık yapar Naci Abide bu ışık altında duvar örmeye çalışır idi. O
zamanlar paramı yoktu insanlar fakir miydi. Bilemiyoruz. Mahallede evler birer
ikişer olarak çıkmaya başlamıştı. Biz evde gaz lambası kullanıyorduk
aydınlatma olarak. Zaman içerisinde evimize elektrik bağlandı ve bizlerde
bol ışığa kavuştuk. Oturduğumuz odada bir tanede radyomuz vardı. Bu
radyomuzdan uzatılan bir kablo ile komşularımıza bir hoparlör bağlamıştık.
Bizde radyo açıldığı zaman onlarda dinleyebiliyorlardı.Bu radyoyu çöpçü
Recep abi diye anılan komşularımıza bağlamıştık. ( Bu ifade küçümseme
anlamında değil o günün ifadesi olduğu için bu şekilde yazdım) Bizden
biraz uzaktaydı. Bu arada aklımda kalan bir şey ise bizde radyo olmasına rağmen
saat yoktu. Radyonun hoparlörüne doğru saat kaç diyerek bağırdığımızda
onlarda aynı şekilde cevap verdiklerinde anlaşabiliyorduk. Dedikleri rahatça
anlaşılıyordu. Buda bizim o zamanlar bulduğumuz bir haberleşme yöntemiydi.
Radyonun hayatımızda oldukça önemli bir yeri vardı. O zamanki deyim ile büyükler
ajansları mutlaka dinlerlerdi daha sonra Şarkı veya türküler dinlenirdi.
Bazen Zeki Müre'nin konserleri de olurdu bu radyoda. Akşamları dinlenen arkası
yarın gibi tiyatro programı da oldukça sık dinlenirdi.Akşamları radyoda
reklamlar kuşağının başlamasını büyük bir heyecan içerisinde
beklerdik. BU reklamlar kuşağında bir çok konudan bahsedilir ürünlerin
reklamı yapılır ve bazı büyük firmaların spor sonluğunda daha başka ve
eğlenceli programlar yayınlanırdı. Heyecan ile beklediğim bu programlardan
birisi Orhan BORAN ve YUKİ adlı yapımdı. Yuki yaramaz bir yaratık olup akıllıca
verdiği cevaplar ile bizleri şaşırtır ve güldürürdü. Bundan başka
Erkan Yolaç’ın Evet Hayır yarışması da oldukça neşeli olurdu. Bu
reklamlar arasında günün en sevilen parçaları da çalınırdı. Akşamları
yemeğin hazırlanmasını bekler iken reklamlar programını izlemeyi çok
severdim. Radyo en popüler eğlence aracımız idi. Akşam olup ta reklamlar başladığında
bazı sponsorlar günün popüler şarkıları ile ilgili program yaparlardı.
Bunlar daha çok sanat müziği parçaları ile Türk halk müziği parçaları
idi.
Yad’eller aldı beni
Taşlara çaldı beni
Yardan ayırdı felek
Gurbete saldı beni
Diyerek başlayınca içeriden annemde başlardı eşlik etmeye. Yada Halk müziğinden
bir türkü çıkınca daha başka olurdu.
Balıkesir yolunda
Sepeti var kolunda diyerek başlayınca bunun bir Çanakkale türküsü olduğunu
bilerek daha başka dinlerdik. Hele bir de Saniye Can çıkınca radyoda can
kulağı ile dinlerdik. Çünkü kendisinin Çanakkaleli olduğunu bildiğimiz
gibi oturduğu evi bile biliyorduk ve bunun üstüne kendisini de görmüştüm.
Yahudi terzinin yanında çırak olarak çalışır iken bir gün bulunduğumuz
sokakta fazla kalabalık birikmişti. Ne olduğunu anlamak için kapıya çıktığımızda
çok güzel sarışın bir kadın etrafında birikmiş olan kalabalık tezahüratlar
arasında yürüyordu. Hemen karşımızdaki evine girerek kapıda son defa
arkasına dönüp kalabalığa selam ile birlikte bir öpücük göndererek
kapattı kapısını. Daha sonra üst kattaki pencereye çıkarak tekrar
selamladı kalabalığı. Aradan bir kaç gün geçince Saniye Can kapının önüne
çıkarak oynamakta olan çocuklar ile şakalaşmaya başlayınca koşarak bende
gittim daha yakından görmek amacıyla. Sonra gözlerine kocaman camları olan
koyu renk güneş gözlüklerini takarak zarif adımlar ile yürüdü çarşıya
doğru. Radyodan nereye geçtik tekrar geri döneli radyoya. Birde Kıbrıs ile
ilgili bir program vardı radyoda. Burada daha evvel birlikte yaşamakta olan Türk
ve Rumların daha sonra Rum çetelerinin köyleri basarak büyük küçük
demeden herkesi öldürdükleri dramatize edilerek aktarılırdı. Hatta bir gün
Çanakkale’deki bütün insanların toplanıp Çarşı içinden başlayarak
koca köprüden geçip o zamanlar çok şöhretli olan AKFA fabrikasına kadar sürmüş
ve aynı heyecan ile tekrar başladığı yere geri dönene kadar da devam etmişti.
Buradan Rumlara
”Yeter artık yoksa gelir isek sizi fena yaparız” veya
“İzmir’i unutmayın” gibi sloganlar atarak oldukça ses getirecek şekilde
devam etmişti. Slogan atan halkın etrafında polis ve Jandarma sıralanmış
olarak gidiyorlar ama kimseye bir şey demiyorlardı. Biz bu olayı seyretmek için
Bekir Dayı dediğimiz akrabamızın evinde misafirlikte oturur iken bu insanların
ana İzmir yolu üzerinden geçtiklerini görmüştük. Bu olaylar sırasında
annem benim dışarıya çıkmama müsaade etmedi. Bu o zamanki adıyla nümayişlerin
yapıldığı zaman ben çok ufaktım. Sanırım daha okula gitmiyordum bile
fakat insanların toplanarak gerçekten kızgın bir halde caddelerden geçişlerini
hala hatırlıyorum. Tam bu mevki ye gelmiş iken bu evin karşısında eskiden
kalma bir çeşme vardı. Bu kümbet şeklinde bir şey idi ama kümbet denilen
deposunun içinde su yoktu. Üzerinde bulunan bir delikten buranın içerisine
girerek etraftan saklanarak oynardık. Çeşmenin hemen yanında ise kocaman bir
Tespih ağacı vardı. Bu ağacın Tespih tanesi büyüklüğünde meyveleri
olurdu. Zamanı geldiğinde bu meyveleri toplayarak üzerindeki ince kabuk ve
etli kısmını temizledikten sonra kalan sarı renkli çekirdeği bir kalın iğne
vasıtası ile kolayca delinerek tespih şeklinde bir ipe dizerek tespih yapardık.
Tabi ki bunları kurutmadan ve yaş halinde iken yaptığımızdan kısa süre
sonra çürüyüp bozularak kötü bir şekilde kokardı. inde iken yaptığımızdan
kısa süre sonra çürüyüp bozularak kötü bir şekilde kokardı. Yani
kurutulması gerekiyordu. Yenebilir bir cins meyvesi vardı. Zaten çekirdeğin
üzerinde çok az bir etli kısım vardı ama tadı öyle çok güzel değildi.
Yani yemeseniz de olur. Sanırım buradaki yolun genişletilmesi amacıyla yıkılarak
yok edildi. Ne zaman yapılmıştı bilmiyorum ama arkasında su birikimi için
depo bulunduğuna göre oldukça eski bir yapı olmalıydı. Ön tarafta Su
akması gereken bir yer olmasına rağmen bunun ucunda bir musluk yoktu ki bu
zamanında salma olarak aktığını gösterir ve buradan yola çıkarsanız
oldukça eski bir yapı olması gerekir. Keşke olduğu yerde dursaydı Tam yeri
ise İzmir yolunun Ali beyin değirmeni denilen yerde idi. Yine bu arada bu
yolun yanında tam köşede kalan yerde yanlış hatırlamıyor isem Salih’in
Kahve denilen bir kahve vardı. Bir gün mahallede buraya denizden tutulmuş bir
canavar getirmişler diye bir şeyler duyunca, zaten bizim evlere de yakın olduğundan
Anneannemlere gitmek bahanesi ile geldim. Kahvenin önünde Çardak denilen
asmam ağacının dalları sardırılarak yapılmış bir gölgelik vardı. İnsanlar
yaz günlerinde burada otururlardı serinleme için. bunu sizlere çardağın yüksekliğinin
anlayabilmeniz için aktardım. İşte buraya geldiğimde Bu yüksek çardağa
kocaman bir köpek balığı asmışlar idi. Kuyruğundan bu çardağa asılmış
olan köpek balığının kafası tamamen yerde idi yani başı ile gövdesi
neredeyse doksan derecelik bir açı teşkil etmişti. Ağzına uzun bir çubuk
sokarak açık hale getirmişlerdi ve dişleri çok korkunç görünüyordu. Çanakkale
boğazının abidenin bulunduğu kısımlarında bir yerde yakalamıştı balıkçılar.
Ekonomik bir değeri olmamasına rağmen buraya getirilmişti. Daha sonra Balıkhaneye
götürdüler ama daha sonra ne oldu bende bilmiyorum. Aklımda kalan bir anı
olarak aktardım işte. Hemen aklıma gelen başka bir anı ise babaları balıkçı
olan bazı arkadaşlarımız vardı. Biz erkek sanat enstitüsünde okumakta
iken bu balıkçı ailelerin çocukları okula köpek balığı derisi
getirirlerdi ve bunu zımpara olarak kullanırlardı demir malzemeleri bununla zımpara
yaparak parlatırlardı. Gerçekten zımpara görevi yapıyordu ama felaket
kokuyordu. Bozulmuş ve çürümüş balık kokusunu bir düşünün. O berbat
kokusu hala burnumda yani.
O zamanlar yemek çeşitleri de pek fazla değildi. Mevsimine göre çeşitli
yemekler yapılırdı. Bunlar sebze yemekleri olduğu gibi mevsimine göre balıklar
ve et yemekleri. Kış günlerinde devamlı yanan sobanın üzerine konulan
toprak tencere (Güveç) içerisindeki kuru fasulye ağır ağır kaynayarak pişer
akşama sofraya gelecek anı beklerdi. Bahar ayının sonlarına doğru bahçede
yakılan bir ateş üzerinde güveçte ve taze soğan domates ve taze nane ile
pişirilen kuru fasulyede tadına doyum olmazdı hele birde ateşten inmesine
yakın üzerine Taze nane yaprakları attığınızda tadına doyum olmaz. Bazen
gece karnımız acıktığında sobanın kapağını açarak bir iki parça
dilimlenmiş sucuk, maşanın üzerine dizilerek sobanın içindeki korların üzerine
sürülürdü. Burada yağlarını akıtarak kızaran sucuklar iki parça ekmek
dilimi arasına alınarak afiyetle yenirdi. Bazen de temizlenmiş iri bir parça
Lakerda konulurdu maşanın üzerine. Zaten tuz içerisinde durmaktan yeterince
kıvamına gelmiş olan Lakerda, ateşi görünce bünyesindeki tuzu bırakarak
bir lale gibi açılarak hem onun görüntüsünü alırdı hem de rengini.
Bunları yemenin keyfine doyum olmazdı. Taze bakladan yapılan normal Zeytin yağlı
bakla yemeğinin haricinde birde taze baklalar fırına konularak yapılırdı.
Taze baklalar iyice yıkandıktan sonra kurulanıp unlanarak tepsiye sıralanıyor
ve fırında pişiriliyordu. Oldukça lezzetli olurdu ama çok uzun zamandır bu
yemeğin yapıldığını görmedim. Aklımıza gelmiş iken zamanı geldiğinde
yapsak iyi olacak.
Sinemadan bahsediyorduk.Yerli filmlerin tamamı siyah beyazdı. O zamanlar
ekseriyetle köy filmleriydi. Yabancı filmler ise renkli olmakla beraber bizim
çok hoşumuza giden kovboy filmleri idi. Daha başka sinemalar olduğu için
sinema sahipleri müşteri çekebilmek amacıyla çeşitli albeniler vardı.
Bunlardan biriside biletlerin üzerindeki numaralara göre yapılan çekilişler
ile çeşitli hediyeler veriliyordu. Hatta bunlardan bir tanesinde yapılan çekiliş
ile bana da bir kutu kuru boya kalemi çıkmıştı. Bu da o zaman beni oldukça
sevindirmişti. O zamanlar sinemada en büyük düşman olarak gördüğümüz
Erol TAŞ ile Ahmet Tarık TEKÇE idi. Yani film sonralarında arkadaşlar ile
konuşur iken bu adamları elimize geçirsek inanın taşlayarak öldürürdük.
Her filimde yaptıkları kötülükler yeterince kızdırmaktaydı bizleri. Yine
gazetelerin magazin haberleri şimdiki gibi bol haberde vermiyordu sanatçıların
hayatlarından. Bu iki sanatçıya sadece bizler değil etrafımızdaki
insanlarda kızmakta film başladığında “Ah ha! Koca kafalı adam gene çıktı”gibi
ilk tepkilerini gösterirlerdi. Fakat kısa bir süre sonra bizim Ahmet Tarık
TEKÇE ile ilgili fikirlerimiz değişti biraz. Şöyle ki komedi filmlerinde
oynamaya başlayınca,
-“Gördünüz mü? Herhalde birilerinden dayağı yemiş olmalı ki şimdi düzelmiş,
kötülük yapmıyor artık” diyerek görüşlerini bildiriyorlardı. Yalnız
benim unutamadığım bir olay da şuydu. O zamanlar siyah beyaz olan Türk
filmlerinde genelde komedi ağırlıklı ve aşk filmleri vardı. Bu filmlerde
oynayan oyuncular arasında beni en çok etkileyen Suphi KANER denilen
oyuncuydu. Bu oyuncu her şeyi ile etkilemişti beni ama bir zaman sonra intihar
ettiğini öğrendik. Üzülmüştüm daha sonraları da renkli filmler ortaya
çıkınca bu tür filmler ortadan kalktı ve bizler seyretme imkanı bulamadık.
Fakat yıllar sonra televizyonlarda bu sanatçının filmlerini izleme imkanı
buldum. Allah rahmet eylesin. Zamanı gelmiş iken son bir sinema anısı da
Rahmetli Babaannem ile ilgili idi. Dedem hep anlatırdı. Bir sinemaya gitmişler.
Film başlayınca at üzerindeki insanlar tam karşıdan gelmeye başlayınca
baba annem kendisini yan tarafa atarak
“Anacım! ezecekler beni”
diyerek bağırıyor ve yere düşüyor oturduğu sandalyeden. O zamanki
insanların sinemaya bakış açısını anlatmak için aktardım bu birkaç
olayı. Sinemalarda oynayan filmler genelde siyah beyazdı o zamanlar. İlk başlarda
aileler haftada bir defa mutlaka giderlerdi sinemaya. Haftada bir film değişir
idi o zamanlar. Bu filmlerden hatırladıklarım ise, o zamanlar çok tutulan çeşitli
köy filmleri ile kurtuluş savaşı ile ilgili tarihi film denilen türler.
Yabancı filmlerden hatırladıklarım Amerikan Japon savaşı ile ilgili yapımlar.v.s.
Daha sonraları sanatçılara göre filme gitme geleneği doğdu. İşte Eşref
KOLÇAK. O zamanlar çok meşhur olduğundan Tarihi filmler Şak filmleri ve
avantür türü filmlerde aranan oyuncu idi. Hatta bir gün yine bir mahallenin
yanından geçer iken yolun üzerinde karşıdan karşıya konuşan iki kadından
birisi karşı komşusuna
“ Vallahi soğan ekmek yiiciiz. Eşref Kolçağı seyrediciiz” diyerek
seslendiğini hatırlıyorum. Konu ne idi ve kadın neden böyle bir cevaba
ihtiyaç duydu bilemiyorum ama herhalde kazanılan paranın azlığından şikayet
ediliyordu ve buna karşılık cevapta ne kadar ilginç değil mi? O zamanki
insanlar bu sinema olayına oldukça önem veriyorlardı. İnsanların tek büyük
eğlencesi idi ve yine halk bu filimler ile eğlendiği gibi eğitiliyorlardı
da. Dünyayı tanıyorlar gelişmelerden haberdar olmaktaydılar.
Bazen itfaiyeye babamın yanına giderdim. Akşama kadar kalırdım orada. Boş
zamanı olunca babam bakkaldan aldığı boş yağ tenekesini keserek ona şekil
verir ve Ördek soba denilen bir soba yapardı. Bunu evde kullanırdık ama çok
ince bir tenekeden olduğundan çok kısa bir süre içerisinde yanarak
bozulurdu, babam bunu bildiğinden bir tane daha yapardı yeniden.
Hemen karşımızda sinema var demiştim. Burada filmler başlayana kadar yüksek
ses ile müzik çalınırdı. Yine itfaiyeci olarak çalışan çok yaşlı biri
vardı. Nuri dayı derdi herkes ve gerçekten çok yaşlı olduğundan yangına
götürmezler ama her gün telefon nöbetini ona verirlerdi. Üstte üniforma,
altta çizme belde itfaiyeci kemeri kafada yine kırmızı itfaiyeci miğferi. O
zamanlarda Zeki MÜREN çok meşhur idi ve bundan dolayı burada yani sinemada
çok sık olarak şarkıları çalınırdı. İşte bu Nuri Dayı Zeki Müren’e
çok kızardı kadın gibi giyiniyor diye. Ve ses tonunu da kadın sesine
benzeterek
“Karı kılıklı çıktı gene diyerek ”
söylenirdi her zaman. Lütfen bu anlatımımdan sayın Sanat Güneşimize
hakaret ettiğimi falan zannetmeyin. Burada benim anlattığım sayın sanat güneşi
değil rahmetli Nuri Dayıdır. Allah rahmet eylesin hepsine.
Aradan oldukça bir zaman geçtikten sonra bazı kişiler edindikleri küçük
film makinesi ki buna sanırım onaltılık diyorlar. Yine küçük bir jeneratör
yardımı ile bu makineye enerji üreterek köylülerin toplandığı yerde film
oynatıyorlardı. Kahveden getirilen sandalyelere seyirciler oturarak
izlemekteydiler oynatılan filimi. Bu olay genelde yaz aylarında olduğundan açık
havada oynatılır idi. Kış günlerinde ise genelde en büyük köy kahvesi
kullanılmakta idi. Bu durumda bir seans kadınlara bir seansta erkeklere.
Bir gün itfaiyenin araçları boyanacaktı bunun için Çanakkale’de meşhur
boyacı ressam “Jackson” Cakson denilen kişiyi çağırmışlar ve araçları
boyamak için hazırlıklarını yaparak burada çalışıyordu. Tanıyanlar
bilecektir Cakson denilen bu kişi çok güzel resim yapardı. Aslına Cakson
denilen kişi ise başlı başına bir yazı konusudur. Sadece boyacı diyerek
geçiştirir isek gerçekten Cakson’a haksızlık etmiş oluruz. İşyerlerine
tabela hazırlardı. Ama bu tabelalar o zamanlar tamamen elde resmedilip
boyanarak yapılırdı el emeği göz nuru olarak. Kadın giyimi satan mağazaların
kapı girişleri üzerlerine iş yerinin adını gösteren yazılar konur iken
bu mutlaka bir güzel bir kadın resmi ile süslenirdi. Resmi yaptıran eğer özellikle
bir resim istememiş ise Cakson bu kadını hayalinden yaratarak çizerdi. Hatta
bir tabela resim çalışmasından sonra bu yerine asıldıktan belirli bir süre
Çanakkale’de görev yapan subaylardan birisi gelerek burada herkesin göreceği
bir yere benim karımın resmini yaparak koyamazsınız diyerek oldukça sert
bir ifade ile tavır koymuş bunu da Cakson’un değiştirmek zorunda kalıp
olayı kapattığını etrafındakilere anlatır iken bende duymuştum. Bu anlatım
başkasından duyma değil tamamen kendi ağzından duyduğum şekilde aktarılmıştır.
Her şeyi ile bambaşka bir insan olup herkes tarafından sevilen birisi idi.
Biz gene kaldığımız yerden anlatmaya başlayalım. Nuri dayı devamlı nöbette
olduğundan telefon sehpasına dayanarak uzun süre öyle kalırdı. Bu arada
Cakson elindeki fırça ile acele olarak Nuri dayının resmini karikatürize
ederek herkesin görebileceği duvarlardan birisine yapıverirdi çabucak. Nuri
dayı bunları görünce resminin yapılmasından dolayı çok fazla kızarak
etrafa söylenir dururdu. Bu arada birazda küfür ederdi tabi. İşte Nuri dayıya
bu küfrü ettirmek için çok sık yaparlardı bu şakayı. O da okkalı bir küfür
sallayınca Nuri dayıda rahatlardı şakayı yapanlarda. Bu şakalaşmalar
devam eder dururdu gün boyunca. İtfaiyeye babamın yanına gittiğim
zamanlarda bazen onların faaliyetlerine bende katılırdım. Yaz günlerinde akşam
üzerleri itfaiye aracı olan Arozöz ile yolların sulanma işlemine giderdik.
Araçta bir şoför ile birde görevli olurdu. Babam olduğunda yanına beni de
alır sulama yerine gelindiğinde suları benim açmama izin verirlerdi. Ben de
kolu çekerek suyun hızla akmasına olanak tanırdım. Arabanın önünden
yelpaze şeklinde fışkırarak akan su çok ve havaya yayılan nemli toprak
kokusu ile hoş bir manzara oluştururdu. Şimdi bu işlemi yapan bir araç görünce
hemen taaa o çocukluk günlerime dönerim hala.
Mahallede evler birer ikişer çoğalmaya başlamıştı. Bunların çoğalması
demek benimde arkadaşlarımın çoğalması demekti. Bizler çocuk olduğumuzdan
bizim en büyük merakımız oyun oynamaktı. Çocukluğumuzda çocukların
oynayabileceği bütün oyunları oynayarak enerjimizi harcıyorduk. Bizim Çelik
Çomak dediğimiz halk arasındaki tabiri ile (MET) sonra camdan yapılmış
yuvarlak bilyeler ile oynardık ki biz bu bilyelere (MEŞE) derdik bazı
yerlerde cicoz denilmekte. Dokuz kiremit dediğimiz ve mahallede kız erkek
beraber oynadığımız ve biz oynar iken mahallelinin de bizleri seyrederek
hakemlik ve tezahürat yaptıkları oyun hepsinden çok sevdiklerimiz idi. O
zamanlar çocukların şimdilerdeki gibi Televizyonun karşısına oturup ta
saatlerce çizgi film izleme imkanı da yoktu çeşitli renk ve maharetlerde
pahalı oyuncak almak veya bulmak imkanları da. Onun için oyuncaklarımızı
kendimiz yapar ve bunlar ile oynar iken kırılmasınlar veya bozulmasınlar
diye elimizden gelen bütün gayreti gösterirdik. Annelerimizin dikişlerinden
çıkan dikiş makaralarını bizler değerlendirerek ya onları karton
kutulardan yaptığımız arabalara tekerlek olarak kullanır yada daha büyük
boyda olanlarının dışına bir lastik bağlayarak ortasına bir kalın metal
örgü şişi sokarak basit bir yay düzeneği gibi kullanır daha evvel anlatmış
olduğumuz teneke kutunun dibini çıkarıp cam takarak su altını görür ve
burada gördüğümüz dil balıklarını rahatça avlardık. Bahar geldiğinde
herkesin ortak meraklarından birisi gül şurubu yapmak idi. Edindiğimiz bir
şişenin içerisine su doldurur ondan sonrada bahçelerimizde bulunan kokulu güllerin
pembe kırmızı yapraklarını bu şişenin içerisindeki suyun içine atar
bulduğumuz bir çubuk parçası ile de bu yaprakları ezmeye başlardık. Bir
zaman sonra yaprakların kırmızımsı rengi suya çıkardı. Bir parça da
limon tuzunu içerisine atınca bir iki gün bekleyince gül şurubumuz hazır
hale gelirdi. İçer iken bir miktar şeker ilave eder ve bitmesin diye yavaşa
yavaş içerdik. Birde ağaçlardan topladığımız macuna benzeyen sakız gibi
bir maddeyi küçük şişelerin içerisine koyar üzerine bir miktar su ilave
ederek zamk yapardık. Bununla daha evvelden toplanmış olan makaraları, kızların
terliklerinin altlarına yapıştırarak onlara topuklu ayakkabı yaparak gönüllerini
alırdık. Oyuncağımızı ve kullanacağımız malzemeleri kendimiz yapardık.
Yazın herhangi bir sebepten dolayı elimize büyük renkli kağıtlar geçer
ise büyük bir dikkatle saklar okullar açıldığında bununla kitaplarımızı
kaplardık. Yoksa biz kitaplarımızı sadece gazete kağıdı ile kaplayabilir
buda kötü bir görüntü yaratırdı bizim için ama daha önemlisi arkadaşlarımıza
karşı mahcup olabilirdik. Onların güzel kaplama kağıtlarının yanında.
Her şey çok kıymetli idi bizler için.
Çocuklar oyunlarını oynadıkları sürece kimseye de rahatsızlık vermezler.
Topluma uymasını paylaşmasını grup olarak bir şeyler üretmesini öğrenirler.
Ama şimdi bakıyorum aileler çocuklar tam oyun kurup oynamaya başlamışlar
iken seslenip gel bak çizgi film başladı diyerek çağırıp sözde iyilik
yaptıklarını zannediyorlar. Yaz günleri akşamları daha evvel bahsettiğimiz
çayırlıkta saklambaç oynardık erkekler olarak. Etraf geniş olduğundan
saklanması da aranması da zevkli olurdu ve bunun yanında kimse tarafından da
rahatsız edilmezdiniz. Oyunlarımız arasında bahsettiğimiz gibi denize
giderek yüzmek oldukça fazla yer tutmaktaydı. Mahallenin bütün ç.ocukları
oldukça iyi bir şekilde yüzmeyi biliyorlardı. Çok ilerilere bile açılarak
aklımız sıra kendi aramızda bile yarışıyorduk. Bazı zamanlar denizden
geldikten sonra ön yol üzerinde bulunan Nevzat’ların kapısının önünde
toplanarak sahip olduğumuz hazineyi, ortaya çıkartarak paylaşıp okumaya başlardık.
Bu hazine o zamanlar çok meşhur olan ve hemen bütün çocukların büyük bir
zevk ile okudukları çizgi romanlar idi. Bunlar en meşhurları Teksas, Tommiks,
Teks, Zagor, Süpermen gibi kitaplardaki çizgi kahramanların maceraları idi.
Artık hepimiz amerikan tarihini yeterince öğrenmiştik ve kendimizi bu
kahramanlar ile özdeşleştirip hayali oyunlar kurarak oynuyor eğleniyorduk.
Her kes sahip olduğu kitapları buraya getirerek ortaya bırakır herkes
buradan alarak okumaya başlardı. Bu okuma işlemi birkaç saat sürerdi bazen.
Yine aklımda kalanlara göre yakın mahalleden çocuklar ellerinde bu tür
kitaplar ile bizim mahalleye gelerek aramızda değiş tokuş yapardık. Böylece
okunmayan kitaplar el değiştirmiş olur ve bizde yeni maceraları öğrenirdik.
Gerçekten oldukça önemli yer tutardı hayatımızda bu kitaplar. Şimdilerde
kalmadı bu tür kitaplar. Daha sonraları Bir Türk kahraman olan Kara oğlan
diye bir kitap çıkınca buna daha çok önem vermeye başlamıştık. Nede
olsa bizden bir kahraman idi. Gerçekten çok güzel günlerdi bu zamanlar.
Burada o zamanlar oynamakta olduğumuz çocuk oyunlarını anlatmak istiyorum.
Artık bu türlü çocuk sokak oyunları kalmadığı için ben anlatmak
istiyorum. Bu konuda araştırma yapanlara bir fikir verir inancındayım. Öncelikle
MET denilen oyundan bahsedelim. Bunun diğer adı ise çelik çomak oyunudur.
Bazı çocuk kitaplarında olduğu gibi romanlarda da geçmekte bu oyunun adı.
Bende bunun oynanmasını ve kurallarını buraya aktararak geleceğe bir kapı
aralamak istiyorum. Önce yaklaşık olarak on beş santimetre uzunluğunda
yaklaşık olarak iki üç santimetre kalınlığında bir ağaç çubuk olması
lazım ki bunun adı ÇELİK tir. Yine aynı kalınlıkta ama bu defa boyu en az
altmış santimetre veya daha yukarısı olan bir ağaç çubuğa ihtiyacımız
var ki bunun adı da ÇOMAK tır. Önce oyun iki grup halinde oynandığından
grubun seçilme işlemi olur. Oyun beyleri belirlendikten sonra diğer oyuncular
teker, teker seçilir. Bir bu bey seçer bir diğer oyun beyi. Bundan sonra ise
çukur açma işlemi başlar. Oynanacak olan alanda yere yine yaklaşık olarak
on santimetre genişliğinde ve on santimetre derinliğinde bir çukur kazılır.
Bu çukurun kazılması esnasında oyuna katılacak olan kişiler ellerindeki çomakları
kullanarak ve bu çomakları bacaklarının arasına kıstırarak yere bastırıp
çomağın ucunu toprağa saplayıp ellerindeki çomakları karşıya doğru
sertçe kaldırarak yerden bir parça toprak kaldırarak oynanacak olan çukuru
kazmaya başlarlar. Bu işlemin ardından yaklaşık olarak on metre kadar
ileriye bir çizgi çizilir yine bu çomağı kullanarak grup beylerinin seçtiği
birer kişi açılan bu küçük çukurun başına geçerek ellerindeki çelikleri
bu çukurun içine koyarlar. Çeliğin yarısı çukur içerisinde kaldığı
gibi diğer yarısı da toprak üzerinde kalır. Ellerindeki çomak ile bu çukurun
dışında kalmış olan çeliğin kafa kısmına eldeki çomak ile kol yukarıdan
aşağıya doğru savrularak sertçe vurulduğunda çelik çukurun içinden
kalkarak havalanır. İşte bu çelik havada iken eldeki çomak ile hızlı bir
şekilde vurulduğunda çelik olabildiğince ileriye doğru fırlar gider. Aynı
işlemi diğer kişi de yaptığında hangisinin çeliği daha uzağa gitmiş
ise oyuna önce o grup başlar.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Bazen de bu oynadığımız oyunlara mahalle halkı da katılarak hem bizleri coşturmak
amacıyla tezahürat yaparlar herhangi bir anlaşmazlık durumunda ise hakem
olarak problemi çözerlerdi.
Ben dokuz yaşında iken kardeşim dünyaya geldi. Gece ben yatmaya hazırlanıyordum
ama evin içerisinde de anlayamadığı bir telaş vardı. Sabahleyin kalktığımda
kardeşimin olduğunu söylediler. Ben sabahleyin kalkınca bir yere haber
vermeye gittim ama neresiydi bilemiyorum. Günler daha bir başka gelip geçmeye
başlamıştı.
Akşamları teyzem ve eniştemler bize gelirlerdi. Oturup konuşur anlatırlardı.
Süleyman eniştem oldukça neşeli ve o zamanın ağzı ile komik bir adamdı.
Bu arada yılbaşı yaklaşmakta idi. Süleyman eniştemin babasının hindisi
varmış. Babası ile arasıda biraz açıktı sanırım. Bu gece oturmasında
hiç merak etmeyin bir gece bisiklete binerek gideceğim ve kümesten hindiyi alıp
geleceğim hep beraber yeriz dedi. Bunu çok net hatırlıyorum. Ya o akşamdı
yada başka bir akşamdı. Dışarıda oldukça kar vardı. Bunlar hep beraber (Yastac)Yuvarlak
yerden yüksek Sofra denilen ağaçtan yapılmış ) üzerine koydukları bir
hamuru karşılıklı olarak çekip bırakarak hamuru mıncıklıyorlar idi.
Daha sonra bunu dışarıya kar altına koyarak beklettiler. İçeriye aldıklarında
biraz daha işlemden geçirince bizim hamur lif,lif ayrıldı. Bunun adı pişmaniye
imiş. Oturup hep beraber yemiştik. Bu da aklımda kalmış işte.
Kış günlerinden bir gün oldukça kuvvetli ve uzun süre yağmur yağdı.
Bizim evin yan tarafında bir tarla vardı. O tarlanın sınırında Muradiye
nine dediğimiz kişinin evinin tam karşısında tarlanın sınırı üzerinde
bir incir ağacı vardı. Mahallede daha arkadaşlar pek yok iken burada Şefika
teyzemin kızı Nezihe ile beraber oynardık. İşte bu ağacın üzerine çıkarak
tarlanın tamamıyla sular altında kalmasını izliyorduk. Yanımda kim vardı
bilmiyorum ama sanırım yalnız idim ve ben ağacın üzerinden tarladaki suyun
yükselmesini izliyordum. Bu öyle birden yükselen bir su değildi. Fakat
ikindiden sonra birden sular daha hızlı yükselmeye başlamıştı. Annem beni
eve kapattı dışarıya çıkmak yok dedi. Babam itfaiyede görevli olduğu için
sel baskını ile uğraşmaktalar ve kendi evleri ile ilgilenme işleri
olmuyordu. Mahallede kimseler kalmamıştı. Plaj mahallesi tarafından araba
sesleri gelmekteydi. Buradaki insanları kurtarmak için askeriyenin Cemseleri görev
başında imişler. O günlerde insanlar böyle söylüyorlardı. Askeri
Cemseler buradaki insanları toplayarak daha yüksek kısımlardaki yerlere
yerleştirmişlerdi. Burası okullar veya buna benzeyen yerlermiş. Sıcak ve
kuru bir yerde konaklayan insanlara yiyecekler de verilmiş. Biz evden çıkamadığımız
için burada kalmıştık. Ben evden bu kamyonların motorlarının öfkeli
homurtularını duyuyordum. Şimdi bile ne zaman bunlara benzeyen motor sesleri
duysam aklıma hemen o sel felaketi gelir ve ben huzursuz olurum. Bu kadar zaman
geçti ama hala aklımdan atabilmiş değilim. Babamın aklı bizdeymiş ki
kendisi gelemeyince amcamı göndermiş. Bir anda İbrahim amcam gelerek bizi götürmek
istediğini söyledi. İbrahim Amcamın benim ile yaşıt bir oğlu var ki Çanakkale’de
herkesin tanıdığını tahmin ediyorum Recep Özbek. Bir kamyon ile ve bizi
kamyona bindirerek yola çıktık. Askeriyenin önünden geçerek ana yola çıkmak
için devam ederken şimdi ki Caminin önünde sular aşırı yükselerek arabanın
yürümesini engelledi. Sanırım motora su girdi. Annemin kucağında daha
yaklaşık olarak iki aylık olan kardeşim de vardı. Neyse amcam anneme yenge
sen arabada otur ve sakın bir yere ayrılma ben Erhan’ı yola çıkarır
sonra gelip seni alırım dedi. Beni omuzlarına alarak yürümeye başladık.
Bir yerlerden geçerken amcam beni fırlatarak üzerinden attı ve dönüp baktığımda
amcam hiç görünmüyordu. Biz bir bahçenin içinden geçerken amcam mevcut
bir kuyuya düşmüştü. Neyse biraz çabaladıktan sonra çıkarak beni tekrar
aldı ve okulun yanından ana yola çıktık. Su ana yolun üzerinden çok hafif
bir şekilde geçiyordu. Orada biraz yürüdükten sonra beni oradan geçen bir
arabaya mı teslim etti yoksa itfaiyeye kadar götürdükten sonra tekrar geri dönüp
annemi mi aldı bilmiyorum. Yalnız ben itfaiyenin içerisinde heyecan ve merak
ile beklerken annem ile amcam da geldi. Derken onlarda geldi. Biz başka bir
arabaya buda yine bir kamyondu binerek şimdiki kordon boyu yolunu takip ederek
hastane bayırı semtine gittik. Bir aşağıdaki yol sanırım bozukmuş ve
oradan gidememişiz. Neyse biz yukarıya çıktık. Bu semtin en tepesinde O
zamanlar Özbek mahallesi denen kısımda akrabalarımızdan biri bize evini açmıştı.
Sülbiye hala dediklerimiz Özbek köyünden akrabamız idiler daha evvelde
zaman zaman ziyaretlerine giderdik ve onlarda bizlere gelirlerdi. Benimle yaşıt
Ümmühan denen bir kızı ve İlhan ÖZTEKİN adında birde oğlu vardı. İlhan
daha sonra çok iyi bir kameraman oldu ve TRT de yıllarca görev yaptı ve çok
başarılı görüntüler aldı zamanı gelince anlatırım. Neyse eve girdik
bizlere kuru çamaşır vererek giydirdiler ve daha sonrada karnımızı
doyurdular. Allah razı olsun. Tabi biz çocuklar olarak sel baskınını falan
unutmuş evin içerisinde oynamaya başlamıştık. Yatma saati gelince bize
kendi yataklarını verdiler. Tavana da bir salıncak kuruldu ve yattık. Ev
zaten tek oda. Birde dışarıda tuvalet var. Halam çocuklarını yanına
alarak yere atılan bir yer yatağında yattılar. Salıncakta kardeşim yatıyor
bende annemle yatakta yatıyorum. Gecenin bir vaktinde ben uyandım. Bana giymem
için verilmiş olan pijama büyük olmak var ki ayağımdan çıkar gibi olmuş.
Ayağa kalkarak bunu toplamaya çalışıyordum ki kafama küt diye vurulan
kuvvetli bir darbe ile yatağın içerisine iki seksen uzandım. Herhalde bizim
ufaklık uyumamış olacak ki annemde onu sallamış ben de tam o sırada ayağa
kalkınca kafamıza salıncağı yedik. Neyse sabah oldu. Biz çocuklar erkenden
uyanarak evin içerisinde tepişmeye başladık ama pek ses çıkarmamaya da
itina ediyorduk. Bu esnada halam yatağın içerisinde tepinmeye başladı. Anacığım
geliyor, geliyor diyerek feryat edip bir anda yatağın içerisinde doğruldu.
Doğrulması ile beraber evin köşesinde tavanda asılı olan kocaman bir
bostan (Kavun) pat diyerek halamın, az evvel kafasının olduğu yere düştü.
Bu olayı her zaman hatırlarım ve anlatırım. Hatta bir gün halamın oğlu
İlhan çok uzun yıllar sonra bu olayı bana bir daha anlatarak teyit ettirmişti.
Yeri geldiğinde anlatırız. Aradan kaç gün geçti bilmiyorum fakat çok uzun
bir zaman değildi biz eve dönmeye karar vermiştik. Hastane bayırında eve
gitmek için yaya olarak yola çıktık. Her taraf çamur içerisindeydi. Alçak
kalmış evler tamamen çamur kaplanmıştı. Çok kötü bir manzara vardı.
Hem yürüyoruz hem de annem, acaba bizim ev ne alemde bu çamur ile nasıl uğraşırız
diyerek korkularını dile getiriyordu. Eve geldiğimizde gördük ki yaklaşık
olarak yarım santimlik bir seviye farkı ile içeriye su girmediğini gördük.
Annem oldukça sevinmişti. Mahalle arasında bazı araçların Kızılay adına
yiyecek dağıttıklarını gördüm. Evden bir iki tabak alarak gelip bende sıraya
geçtim. Ekmek Zeytin peynir ve helva dağıttılar. Aldık ve yedik çünkü
her taraf kapalı idi satın almakta imkansızdı. Bu olayda çarşı içerisine
gitmek amacı ile kullandığımız o zamanların adı ile “Ayak köprüsü”
daha sonra “Tahta köprü” veya daha sonrada “Küçük köprü” denilen
köprü ilk hatırladığım zamanlarda çayın üzerine çakılmış olan kazıklara
tahtalar çivilenerek bir köprü yapılmış idi. Bu köprü çok basit bir şey
idi ve şimdiki köprünün olduğu yerde idi ve duvar üzerinden bakıldığında
buraları daha yüksek ortaya doğru ise alçalarak ilginç bir manzara oluşturuyordu.
Fakat kış günlerindeki en ufak bir su yükselmesinde hemen yıkılarak
gidiyordu. Daha sonraları bu köprüyü demirden yaptılar oldukça iyi olmuştu
ama sular yükseldiğinde köprünün ayaklarının altı oyularak köprü yan
yatmakta üzerindeki tahtalar sele kapılarak gider dolayısı ile köprü
bozulmakta idi. Sular çekildikten sonra bu köprünün demir iskeletinin üzerinden
karşıya geçmeye çalışarak orta okula giderdik. Daha sonra bu günkü
halini alarak oldukça sağlam bir hale geldi. Bu köprünün civarında uzun
seneler aklımda kalan bir konuda şuydu. Şimdiki caminin tam karşısında tel
örgü ile çevrilmiş bir boş alan vardı. Burada çok yüksek bir yığın
ile kemikler dururdu. Nereden gelirler bilmem ama dayanılmaz olmasa bile gene
de kokuyorlardı. Bu kemiklerin burada biriktirilerek daha sonra İstanbul’daki
fabrikalara satıldıklarını söylerler idi. Zannediyorum bunlardan tutkal
yaparlar imiş. O kemik yığınları hala gözümün önündedir. Önceleri üzerlerinde
kırmızı et kalıntıları var iken daha sonraları bunlar kokarak siyahlaşır
ve başka renk alırlar idi. Etrafı tel örgü ile kapalı olduğundan sanırım
şahıs malı idi. Şimdi burada bir bina var.
Günler geçince yukarıda anlattığım eniştem ile teyzem yine bize gelmişlerdi.
Oturup konuşur iken yahu bak yılbaşı geliyor sen şu hindi meselesini hallet
bakalım dediklerinde; Eniştem.
“Ya abla fakirin yüzü ne zaman güler ki kümeste kapalı kalan hayvan sel
gelince dışarıya çıkamamış kapısını açıp çıkarmakta kimsenin aklın
gelmemiş ve hayvan boğularak ölmüş dedi.Yılbaşında hindi yemek bize
nasip olmamıştı. Yine o günlerin ağzı ve inancıyla (Yılbaşında hindi
yemek çok büyük günahmış. Çünkü bu gavurların bayramı imiş ve eğer
bizde yersek gavur olurmuşuz.) Ne alakası var ise inanç böyleydi. Gerçi bu
günlerde bunlara artık kimse inanmıyor. Herkes Kuranı okuyarak neyin doğru
neyin yanlış olduğunu çok iyi biliyor. Azime teyzem ile Süleyman eniştemlerin
ayrı bir yeri var. Annemden çok az küçük olduğundan iyi anlaşıyorlardı.
Bizim mahallede arka yol üzerinde bir çiftlik vardı. Adı da sanırım Çıtakların
çiftlik idi. Çıtak soy isimleri idi galiba. Fakat bu isim konusunda
kesinlikle emin değilim Yalnız Çıtak diye birileri var ama bana bu isim
hemen bu çiftliği hatırlatıyor. Büyük taş bina idi. Buradaki evlerinden
aklımda kalan yazın içerisinin çok serin olmasıydı. Sık ,sık bir araya
gelirdik. Bu taş binanın hemen yan tarafında mermerden oyulmuş kocaman bir
dibek vardı zamanı gelince anlatırız.
Bizim evin arka tarafında kalan Şefika teyzemin evine toplandık bir akşam.
Tombala oynandığına göre mevsimlerden kış ve ramazan olmalıydı demek ki.
Bende okula gidiyorum ki sayıları takip edebiliyorum. Ramazan gecelerinde
mutlaka tombala oynanırdı. Bunu oynamak kadar torbadan numaraları çekmekte
başlı başına bir macera idi. Bazıları elini torbaya sokarak monoton bir
hareket ve ses ile numaraları çekerek okurdu ama bazıları var ki bu numara
çekme okuma işlemlerini adeta bir gösteriye dönüştürür ve her kesin üzerindeki
uyuşukluğu aldığı gibi oyuna ilgiyi de artırırdı. Numaralara bazı değişik
isimler takarak okurdu aynen 90 sayısına Krampapa dediği gibi. Numaraları çeker
iken espriler ile süsler sayıları uygun yerlere yerleştirir ve aynı zamanda
kendi elini de takip ederdi. Bu arada elindeki karta gerekli sayılar gelmediğinde
ve kart üzerindeki numaralar açık olarak durduğunda Kendisine sayıların
gelmediğini anlatmak için”boş arsa var” diyerek espriyi patlatırdı. Bu
oyunlar oldukça popülerdi o günlerin ramazanlarında. Zaten başka eğlence
araçları da yoktu ki. Yine bu ramazan akşamlarında bazı kahvehanelerde
erkeklerin toplu halde tombala oynadıkları anlatılırdı. Bu bazen Avcılar
Klüpünde olduğu gibi Ramazan yaz gününe geldiğinde Çamdal denilen yerde
aynı şey yapılırdı . Bunların ikramiyeleri ise oldukça yüksek idi. Daha
sonraki yıllarda burada oynanan tombalalarda insanlara araba verildiğini duymuştum.
Burma bilezik falan vermek hafif kalmaktaydı.
Tombala oynanır iken bir yandan da mevsim meyveleri yenir, kaynamış veya
patlamış mısır mutlaka olurdu o zamanlar mısırı(darı) telden yapılmış
bir alet içerisinde patlatırlar idi. Çok sonraları mısır bir tencerenin içerisine
konulup üzerine tuz ve yağ dökülerek patlatılmaya başlandı. Çok daha
fazla bir lezzet olmuştu. Artık genelde bu şekilde yapılmaya başlanmıştı.
Birde yazdan hazırlanan ve “KAK” denilen kurutulmuş meyveler olurdu ve
bunlar değişik bir koku ve lezzette olurdu. Bu oyunlar oldukça geç vakitlere
kadar sürerdi hele hafta sonu ise mutlaka sahura kadar devam eder yemekten
sonra yatılırdı. Biz çocuklar bunu bekleyemez bir köşede kıvrılır
uyurduk ve ancak yemekler hazır olup sofraya oturulacağı zaman uyandırırlar
idi bizleri. Bir başkaydı o zamanlar bu ramazanlar. İşte bu oyunlara bende
katılırdım ama hiç kazanamazdım. Böyle bir oyun yani tombala oynanan
gecede hiç kazanamadım ve oldukça darıldım oradakilere çocukluk işte.
Biraz sonra oyuna darılarak divanın üzerine yatarak uyumuşum. Annem derki;
“O akşam bir yattın. Tam altı ay sonra kalktın”
Daha evvel bahsettiğim hastalıklarım hep bu zamanda arka arkaya gelmiş. O günden
beri bu tür oyunları hiç sevmem. Oynamam. Ne alakası var diyeceksiniz bende
bilmiyorum ama isterseniz tesadüf deyin. Bu yaşlarda çok uzun bir süre
hastalıklar ile uğraştım. Bütün kemiklerim sızlıyordu. Ailem beni
doktora götürdüğü gibi buradaki ilaçlardan herhangi bir fayda göremeyince
hacı hoca gezdirip durmaktaydılar. Artık ilaç yutmaktan ve iğne olmaktan bıkkınlık
gelmişti. Belirli bir yaşa gelince bu rahatsızlıklarım bitti. Ne iyi geldi
bilmiyorum. Çok uzun yıllar sonra aynı rahatsızlığım tekrar baş gösterdi
Akşamları genelde akrabalar ile sık sık bir araya gelinirdi. Burada genelde
günlük olaylar ile dini olaylar konuşulurdu bu olayda daha çok başka bir ağızdan
dinlenip ondan sonra burada toplananlara aktarılırdı. Evde duvarda asılı
olan kocaman bir Kuranı Kerim vardı. Özel bir muhafaza içerisinde duvara asılı
olarak dururdu. İçinde ne olduğunu bilemezdik. Dokunmamız hatta onun bulunduğu
odada oynamamız bile yasaktı. Çok günahmış. Biz de korkumuzdan dokunamazdık.
Sadece en büyük nine eline alır kalın camlı gözlükleri ile okumaya çalışırdı.
Gazete pek yoktu. Daha doğrusu eve alınarak her gün okunduğunu hatırlamıyorum.
Babam İtfaiyede görevli olduğundan orada her gün gazete alınırdı ve
okunurdu. Birde büyük nine ramazanda bizlerin oruçlarını satın alırdı.
Sahurda yemek yedikten sonra oruçlu olurduk. Öğleyin koca nine bize para
vererek orucumuzu satın alır bize yemek yedirir ve tekrar oruç tutun akşam
iftar da onu da satın alacağım der bizde tekrar oruç tutardık. Çocukları
oruca alıştırmak için güzel bir yöntem. Bu arada bizler evin içerisinde
biraz yaramazlık yaptığımız zaman; “bak böyle yaparsan orucun sakatlanır
sonra koca nine sizden satın almaz sakatlanmış orucu” diyerek bizleri
korkuturlardı. Bizde aman orucumuz sakatlanmasın diye sessizce otururduk bir köşede.
Bu arada bizlere çeşitli dini hikayelerde anlatılırdı. Bazen de normal
masallar anlatılırdı büyüklerimiz tarafından. Bu hikaye genelde Tembel
Aamet (Ahmet)in hikayesi idi. Tam olarak, masal anlatmaya başlayanların söylediği
tekerleme ile başlayarak anlatırlardı da; pirenin nasıl berber olduğunu bir
türlü anlayamazdık.
Bu hikayede geçen olayları, daha sonraları Kel oğlan hikayelerinin içerisinde
buldum kitap okumaya başlayınca.
Komşulardan duyduklarımız veya büyüklerimizden dinlediğimiz hikayeler ile
bilgilerimizi artırmaya çalışırdık.
Bir gün 18 Mart bayramından hemen sonra yoğun olarak konuşulan bir konu bayağı
dikkatimi çekmiş olacak ki aktarmak istedim. Asıl amacım o tarihlerde
insanların neler konuşup yaptıklarına örnek vermek. Çanakkale’ye bir Başgedikli
(Ast subay) tayin olmuş. Oturmak için bir ev arar iken ucuz bulduğu bir eve
taşınır. Evi tutar iken ev sahibi bu evi kimsenin tutmak istemediğini çünkü
evde oturanların bazı şeyler gördüğünü söylediğini anlatır. Başgediklide
ben böyle şeylere inanmam diyerek evi tutar ve yerleşir. Günlerden bir gün
gece yarısı Astsubayın yattığı odanın kapısı açılır ve eşikte başı
olamayan bir hayalet görünür. Astsubay arkadaş önce ne yapacağını
bilemez ama yataktan kalkıp o tarafa yürüyünce hayalet arkasını dönerek
yan tarafa doğru yürür ve kaybolur. Adam gittiğini düşünerek yatağında
bir vakit oturur ve sonra yatar. Aradan geçen birkaç günden sonra gene bir
gece aynı olay gerçekleşir. Astsubay yataktan kalkarak takip için o tarafa
doğru yürür. Hayalet sessizce tuvalete gider ve orada kaybolur. Sabah olunca
astsubay hemen birlikten birkaç asker getirerek tuvaleti kırdırır ve kazdırmaya
başlar. Kuyu bulunarak temizlenir ve kazmaya devam edilir. Bir miktar daha kazdıktan
sonra toprakta yatan ve başı olmayan bir iskelet bulunur. Etrafı iyice
temizlenerek tekrar gömülür fosseptik kuyusu başka bir tarafa açılarak
tuvalet o tarafa taşınır ve bir daha hayalet görünmez.
Bu tür ve bunlara benzeyen hikayeler sıkça anlatılır idi. Genelde konuşulan
konular ya dini hikayeler yada sonucu mutlaka dini bir olaya bağlanan olaylar
anlatılırdı. Bizim evdekiler ve akrabalarımız dindar ama sofu insanlar değildi.
Ama o zamanlar bu tür konular çok gündemde oluyordu ve konuşuluyordu.
Konuşulan konu dışarıda her yerde konuşulan konulardı ve bu duyulanlar akşam
bir araya gelindiğinde anlatılırdı. Çanakkale savaşlarından çok
bahsedilirdi. Buradaki kahramanlıklar anlatıldığı gibi bulundukları Köy
veya Kasabalardan gidenlerin anlattıkları yada onların geriye dönemeyişlerinden
bahsedilirdi. Yeni evlenen bir çift düğünden üç gün sonra, damat Çanakkale’ye
savaşa gider ve kendisinden bir daha haber alınamaz. Gelin bu üç gün içerisinde
hamile kalır ve doğan çocuğuna da kocasının adını koyar. Bu ve buna
benzer hikayeler çok sık anlatılırdı. Hikaye aynı olayın bu defada damadın
Kore savaşına gitmek zorunda kalışı olarak anlatılırdı. Öğretmenimiz
Mustafa Beyden aktarayım. Savaşta bir grup asker bir baskın sonrası bir yere
oturmuşlar dinlenmekte birisi başının üzerindeki kuvvetli bir ses ile
birlikte patlamanın tesirinden yere yıkılarak kendinden geçiyor. Bir zaman
sonra kendine geldiğinde etrafında kendisinden başka hiç kimsenin sağ
kalmadığı görüyor. Bu hikayeyi öğretmenimiz Bayramiç’ın köylerinden
birisinde dinlemiş sonrada okulda bizlere aktarmıştı.
Bunlara benzer daha bir çok hikayeler vardı anlatılan. Meşhur Seyit Onbaşı
hikayesi ise anlatılırdı ama daha başka olaylar vardı içerisinde. Savaş
anında bizim kuvvetlerimize komuta eden yabancı subaylar varmış. Savaşın
en kızgın anında yaklaşmakta olan gemilere ateş açılmış ama hiç birisi
isabet etmiyormuş. Sebebi de bu yabancı ( o zamanki ifade ile gavur komutan)
askerlere topu ateşlemeleri için emir verir iken hep yanlış nişan alarak Türklerin
cephanelerini bitirmek istiyormuş. Son mermi kaldığında Seyit Onbaşı bu
komutanın emrini dinlemeyerek son mermiyi topa kendisi kucaklayıp yükleyip ve
yine kendisi nişan alıp ateşleyerek yaklaşmakta olan geminin bacasından içeriye
düşürüyor koca mermiyi. Bu merminin geminin karnında patlaması ile en büyük
savaş gemilerinden birisi tek mermi atışı ile batırılmış oluyor. Dünyada
ilk defa. İşte bu gemiye “Yarım Dünya” diye hitap ederlerdi büyüklüğünü
ifade etmek için. Bir mermi yarım dünyayı batırdı derlerdi. Şimdi bu
olayda Seyit Onbaşı tek başına kocaman mermiyi yüklemesi ile Yarım dünyanın
battığı gerçek ama o gavur komutan hikayesi de ne kadar doğru onu da
sizlere bırakıyorum araştırarak bulmanız için. Bu arada Nusret mayın
gemisi ile de anlatılanlar oldukça ilginçtir. Düşman gemileri boğazda mayın
taramalarını yaparak ortamı emniyete aldıktan sonra harekata başlayacakları
sırada Nusret gemisi yüklediği mayınları boğazın karanlık sularına bırakmak
için yola çıkıyor. Boğazda yedi düvelin gemileri olduğu halde nasıl
oluyor da hiç birisi bu gemiyi göremiyor. Bu olayda da ilahi bir kudret var mı
yok mu diye anlatırlardı büyükler. Sahilden karanlık sulara doğru bakan
bir yaşlı dede bu gemiyi takip etmekte iken diğer gemilerden Nusret'in üzerine
doğru bir ışıldağın geceyi bölen bıçak keskinliğindeki ışıklarının
geleceğini anlayan dede eli ile bu ışık huzmesini alıp başka tarafa atar
gibi bir hareket yapmış. İşte tam bu sırada düşman gemisinin ışığı
başka tarafa yönelerek Nusret gemisini karanlıklar içerisinde bırakmış.
Gerisini biliyorsunuz. Dökülen mayınlar Karanlık limanın karanlık sularına
gömdü düşman gemilerini. Anlatılan böyle idi. Bende sizlere aktardım.
Bir de savaş anında evliyaların yardım ettiklerinden bahsedilir beyaz
siluetleri ile savaş meydanında dolaşarak düşmanlar tarafından atılan top
mermilerinin yönlerini değiştirdiklerini anlatırdı. Düşmanlar savaş anında
en çok Türklerin Halva Halva (Allah Allah) diye bağırmalarından birde yeşil
sarıklılarından korkuyoruz demişlermiş. Şimdi yine o günlerden dinlenerek
aktarılan bir olayı aktarayım da gerisine siz karar verin veya ister inanın
ister inanmayın. Savaşın çok kızıştığı bir zamanda ki bu savaşın en
kızgın anını anlatmak için şimdi adı ”Kanlı dere” olan bir dereden
su yerine tamamıyla kan akmaktaymış ölen ve yaralananların sayısını siz
hesaplayın artık. Savaş iki taraf arasında çok kayıp verilmesine rağmen
gene de dengeli olarak sürmekte iken yan taraftan tepelerin üzerinde saldırıya
geçmeye hazırlanan bir düşman birliği görmüşler. Hemen içinde bulunulan
durum göz önüne alındığında bu birliğin saldırısı ile denge tamamen
bozularak üstünlük düşmanların eline geçecek ve bütün direniş boşuna
olacak. Askerlerin arasında dolaşarak onlara gayret vermeye çalışan ak saçlı
bir ihtiyar bu durumu görerek olayın ciddiyetini anlayarak :
– Eğer bu karşıda gördüğümüz düşman birliği saldırıya geçer ise
bu cephe düşer ve Vatan elden gider,
diyerek kurtuluş için dua etmeye başlıyor. O zamana kadar hiç görünmeyen
beyaz bir bulut bir anda tepenin üzerinde beliriyor ve yavaş,yavaş tepenin üzerine
doğru alçalmaya başlıyor. Bu arada hücuma kalkmış olan Düşman Birliği
mecburi olarak bulutun yani sis tabakasının içine giriyor. Fakat ne gariptir
ki bulut o kadar çok büyük olmamasına rağmen bir uçtan giren askerler öbür
taraftan çıkmıyorlar saldırıda bulunan düşman askerlerinden en sonuncusu
da bulutun içine girdikten sonra bu beyaz bulut yavaşça yükselmeye başlıyor.
Yeterince yükseldikten sonra da Kıble tarafına doğru düz bir şekilde
uzaklaşıyor. Bu olayı seyretmekte olanlar, bulut kalktıktan sonra orada
bulunan düşman askerlerinin ayağa kalkarak saldırıya geçeceklerini
bekliyorlar ama biraz bekleyip etrafı kontrol ettiklerinde bu düşman birliğinden
hiçbir iz bulamıyorlar. Siz şimdi bu olaya ister inanın ister inanmayın. Bu
arada savaş heyecanı ve Türklerin eşsiz zaferinin heyecanı ile bu olay
unutulmaya başlıyor ta ki İngiltere savaş sonrası kayıtlarını inceler
iken bir bölüğünün eksik olduğunu fark edene kadar.
Aradan uzun yıllar geçince biz gençlerde bir kitap okuma hastalığı başlamıştı.
Çeşitli kitaplar okumakta iken bir arada uzay ile ilgili kitaplara merak sarmıştım.
Bu tür kitapların içerisinde ilk olarak başlayan da o zamanlar çok meşhur
olan “TANRILARIN ARABALARI” isimli kitaptı. Bunu okuyunca,bu konu ile bir
çok kitapların okunması birbirini takip etti. İşte bunlardan birisinde bana
yıllar evvel büyüklerimin anlatmış olduğu o zamana göre dini bir hikaye
havasında anlatılan olayın gerçek olduğunu öğrenince ne yapacağımı ne
edeceğimi şaşırdım. İnanmaz gözler ile aynı konuyu defalarca okudum.
Evet aynen benim büyüklerimden dinlediğim olay buydu. Hem de birliğin adı
sayısı ve bulundukları konum arz ve tǖl olarak verilmekteydi. Olay kısaca
şöyleydi.
Savaştan sonra İngiliz savaş bakanlığının yaptığı bir araştırma
sonucunda bir Askeri Birliğin tamamen kayıp olduğunu fark ediyorlar. Türk
makamlarında bu Askeri Birliğin esir olduğunu zannederek bu konuda bilgi
istiyorlar fakat Türk makamları, kayıtlarında böyle bir Askeri Birlik olmadığını
bildirerek ikili çalışma ile araştırmaya karar veriyorlar. Yapılan çalışmalar
sonrasında Askeri Birliğin bulunduğu ve hücuma kalktıkları yerin tarih ve
saat olarak kayıtlarda olduğunu ve daha sonra haber alınamadığı
belirleniyor. Daha sonraki etraflıca yapılan, soruşturma sonucunda benim
yukarıda anlattığım olayı gören Türk ve İşgal kuvvetleri içerisinde
bulunan çeşitli Milletlerdeki insanlarında gördükleri bu olay gündeme
gelerek kayıtlara geçiyor.
Benim anlattıklarım aynen aktarılıyordu bu belgelere dayanılarak.sadece
benim bahsettiğim ak saçlı dededen bahsedilmiyor. Çok uzun seneler sonrasında
bir 18 Mart Çanakkale Zaferi ile ilgili bir belgesel de bu konu gündeme
getirilerek İngiliz Yetkili Makamlarına sorularak cevap arandı. Olayı yaşayan
İngilizlerin ağzından aktararak anlattılar. Başında dediğim gibi
- İster İnanın İster İnanmayın.
Ama yukarıda anlatılan olayın bütün belge ve kayıtları İngiltere Donanma
arşivlerinde mevcut. Belki bir gün İnternet vasıtası ile bu siteye
girebilir isem arşivlerin birer kopyalarını indiririm herhalde. Bu ve bunlara
benzeyen bir çok olay anlatılırdı. Daha aklıma gelirse bu bölüme
aktarmaya devam ederim. Az evvel anlattığım olay beni çok etkilemiş olacak
ki bu olayı hiç unutmadım. Savaşta Türklerin başarılarının sırrı
olarak ta evliyaların yardımı olarak aktarılırdı ve bu kişilerin üzerlerinde
bir muska taşıdıklarından bazen. Sözde bunu üzerinde taşıyan kişiye kurşun
işlemezmiş. Yani bu muskayı boynunuza astığınız zaman size kurşun değmezmiş
bizler veya etraftakiler yahu böyle bir şeyin olması mümkün değil
dedikleri zaman hemen Menemendeki isyancı hocadan bahsedilerek oradaki askerler
bu asi hocaya ateş ettikleri halde kurşunların hiç birisinin değmediği
anlatılır ve bu muskanın kerametinden bahsedilirdi. Pekala şimdi nerede peki
bu adam dediğimiz zaman askerler tarafından yakalanarak idam edildiğini söylerlerdi.
Pekala öyleyse bu muska nerede ve neden koruyamadı bu adamı diye sorardık o
zamanda boğuşma esnasında muskanın ipi koparak yere düşmüş ancak ondan
sonra yakalayabilmişler diyerek anlatırlardı. Yahu kendi ipini koruyamayan böyle
bir muskanın adamı nasıl koruyacağını sorduğumuzda sus günaha girme,
itikat et yoksa çarpılırsın derler bizi sustururlardı.
Bu tür ve bunlara benzeyen hikayeler bütün evlerde anlatılırdı. O zamanlar
başka türlü eğlence imkanı olmadığından ancak duyulanlar aktarılırdı
doğru veya yanlış olarak. Bunlara aklımız ermediği zamanlarda böyle olmaz
dediğimizde bizi sertçe uyararak sustururlar ve hemen arkasından da başımıza
taş yağacak diyerek olayı kapatırlardı.
Babam ise
“Vallahi taş yağmasını bilemem ama ben başımıza Kurbağa yağdığını
gördüm”
diyerek hem olayı başka tarafa çekerek ortamı yatıştırır hem de sözü
kendisine alarak değiştirmiş olurdu. Biz yine olmaz öyle şey gökyüzünden
Kurbağa yağar mı hiç deyince, yemin ederek gördüğünü anlatmaya başlardı.
Babam askerliğini Çanakkale Gelibolu da yapmıştı. Bir gün (mevsim veya
zamanı tam olarak hatırlamıyorum) oldukça sert bir rüzgar esmeye başladığını
daha sonrada yağmur ile beraber çamur ve kurbağaların etrafa düşmeye başladıklarını
anlatırdı. Bu olay bölükte büyük yankı uyandırmış olacak ki Komutanları
bölüğü toplayarak: Yaşadıkları olayın sebebini anlatarak bir hortum
meydana geldiğini ve bunun sonucunda da yakınlardaki bir göletten geçer iken
buradaki su çamur v.s ile beraber suyun içinde bulunan her şey gibi kurbağaları
da kaldırmış daha sonra bu hortum gücünü kaybedince de içindekilerin yere
düştüğünü anlatmış ve korkulacak bir şey olmadığını söylemiş.
Bize bu olayı aktararak konuyu kapatmış olurdu. Bahsettiğim olay yaklaşık
olarak 1952 – 1953 yıllarında meydana gelmiş olması gerekir. Eğer geriye
dönük olarak bu konu ile ilgili arşivlere ulaşıla bilinir ise her şey
meydana çıkar. İnşallah birileri bu olayı araştırarak bu yazının ilgili
yerine ekler. Daha sonraki yıllarda yaklaşık olarak 1971 veya 1972’li yıllarda
Çanakkale’ye tekrar kurbağa yağdığını hatırlayıp anlatanlar var. Hem
de bu olayı anlatanlar oldukça genç insanlar. Çocukluklarında bu olayı görüp
yaşadıklarını oldukça net bir şekilde hatırlıyorlar. Bende bu ikinci
olayı onların ağzından aktarayım dedim. Ben o zamanlar İstanbul’da idim
ben görmedim. Bende taş veya kurbağa yağdığını görmedim ama yaklaşık
olarak 1965’li yıllarda etrafa sinsi olarak günlerce çamur yağdığını
hatırlarım. Çok hafif bir yağmur gibi yağmaktaydı ve bu günlerce sürmüştü.
Etraf kırmızıya çalar, sarı ve ince bir çamur tabakası ile kaplanırdı.
Daha evvel bahsettiğimiz İtfaiyenin ile İpek sinemasının önündeki alan o
zamanlar Çanakkale’nin en hareketli yerlerinden birisi idi. Burada köşedeki
kahvenin önünde seyyar simitçiler dururdu. İşte bu simitlerin bulunduğu
camekanlı arabaların üzerleri bu bahsettiğimiz çamur tabakası ile kaplanırdı
ve simitçiler çok sık olarak bu çamurları silmek zorunda kalırlardı. Bu
olay birkaç gün sürmüştü. Bunun mutlaka bilimsel bir açıklaması vardır.
Bu olay o zamanlar Çanakkale’de pek önemli bir olay olarak görülmedi ama
insanlar bu yağan çamurdan şikayetçilerdi o kadar. Çünkü kıyafetlerin
kumaşlarının içine işleyen çamur kolaylıkla temizlenmiyordu. Nereden
nereye atladık, dönelim gene o günlerdeki konulara.
Mustafa Kemal Paşanın göğüs cebindeki saatinin, buraya gelen bir şarapnel
parçasını nasıl durdurduğunu da o zamanlar öğrendim. Anzak'lar ile Türkler
savaş anında kıyasıya savaşırlar ama akşam olunca birbirlerinin yaralılarına
su verir tedavi eder hatta birbirlerine tütün gönderirlermiş diyerek anlatırlardı.
Bir gün, bir çeşmenin başında kıstırılan bir grup düşman askerine ateş
açmak yerine sularını içip mataralarını doldurup gitmeleri için müsaade
ediliyor. İşte bunlara yakın bir sürü olaylar anlatılır idi ve bunlar
anlatılır iken Falancanın babası veya Dedesi anlatmış Çünkü onlar savaşa
katılmışlar ve düşman ile çarpışmışlar orada gördüklerini yaşadıklarını
anlatıyorlar inanmazsan git sor diyerek bulunduğu yeri tarif ederek aktarırlardı.
O zamanlar Çanakkale savaşına katılmış olan Gazilerin çoğu hayattaydı
onun için bu tür hikayeler kaynağından aktarılıyor idi. Bu olaylardan
birisinin (diğerleri de mutlaka doğrudur) gerçek olduğu yıllar sonra
ispatlandı. Olay şöyle olmuş: Savaşın en kızgın zamanlarında ateşin
kesildiği bir zamanda yaralıları kurtarmak amacıyla Anzak askerleri dolaşır
iken bir Türk Askeri bunlardan birisine doğru elini uzatıp ağzına doğru götürüp
su istediğini işaret ediyor. Avustralyalı Anzak askeri bunu görünce yaralıyı
hafifçe kaldırarak kendi matarasını uzatarak ona su içiriyor. Bundan çok
uzun yıllar sonra Anzak'lar Türklere karşı yaptıkları hataları anlayarak
dostluk temellerini atıyorlar ve hem bu olayları pekiştirmek hem de burada
can verenleri dolaşıp anmak amacıyla Anzak Günü adı altında bir toplantı
düzenleyerek Çanakkale’ye geliyorlar. Çıkarmanın ilk başladığı sabaha
karşı hemen bütün herkes burada bulunarak o sırada ölen yakınlarını
anmak amacıyla saygı duruşunda bulunarak dualar ediyorlar. Güneş doğduktan
sonra etrafta dolaşılır iken Bizim Gazilerimizden birisi yıllar önce yaralı
iken kendisine su veren Avustralyalı askeri tanıyor. Yanına giderek
etraftakilerin yardımı ile kendisini tanıtıp o zaman yaralı olup kendisine
su verdiği için teşekkür ediyor. Anzak askeride olayı hatırlayıp tanıyor
ve orada birbirlerine sarılarak göz yaşları içerisinde ölen arkadaşlarını
anıyorlar. Şimdi çok yıllar önce buna benzeyen olaylar anlatılırdı ama
çok yıllar sonra bu olayların gerçek yaşayanlarının olayı birinci ağızdan
aktarıp doğrulamaları bir zamanlar bizlere bir masal gibi anlatılan olayları
tamamen gerçek olduklarının bir ispatı gibi görünüyor. Bu anlattığım
olay 1990’lı yıllarda bir Anzak gününde iki eski düşman, yeni iki dost
askerin karşılaşmaları ile gün ışığına çıkmıştır. O günlerin basınında
bu olay resimler ile aktarılarak anlatılmış idi. Çocukluğumdaki
hikayelerin yıllar sonra doğru çıkması bana bu olayları gelecek kuşaklara
doğru olarak aktarılması gerektiğini anlattı ve bende bunları yazmaya
karar verdim. Tamamen gerçek olarak duyduklarımı ve gördüklerimi yazdım. Cümle
kuruluşuna göre yazıdan başka anlamlar çıkar mı bilmiyorum bunları da düzeltmeye
çalıştım. Eğer Türkiye ile ilgili bir film yapılacaksa Çanakkale savaşı
ile ilgili bir konudan başkası bulunamaz inancındayım. Amerikanın üç küsur
yıllık tarihini artık bilmeyen kalmadı savaş filmleri sayesinde. Kedi soykırımlarını
kapatmak amacıyla bizlere yıllarca Kızılderilileri ne kadar kötü ve
canavar olarak tanıtmışlar idi ama artık bunun böyle olmadığı anlaşıldı
ve kendileri de Kızılderililere haksızlık yaptıklarını kabul ettiler artık.
Birinci Dünya savaşından sözde yenik çıkan Türkiye’yi parçalamaya
gelen Sözde modern ülkeler kendi isteklerini gerçekleştirmek amacıyla Türkiye’nin
yerini harita üzerinde bile gösteremeyecek milletleri kandırarak ülkelerinden
binlerce Kilometre uzaklıktaki ülkelere savaşa gönderebiliyorlar ve karşılığında
da ağır bir yenilgi alarak tarihlerine lekeli ve kara bir sayfayı ekliyorlar
Türk milletinin dayanışması ve vatanını sahiplenmesi sayesinde. Fakat hala
bu yenilgini ağır faturası altında ezilmekteler yani kuyruk acıları var işte
bundan dolayı aynı Ülkelerin Türkiye’nin kaderi ile oynamakta olduklarını
her gün takip edebiliyoruz basın sayesinde. İşte bu savaş zamanında Türk
askerlerinin kahramanlıklarının yanında İnsancıl davranışları da bütün
ülkeler sayesinde kabul edilmiş iken gelecek kuşaklara bu olayları anlatmanın
en güzel yönü bunu bir sinema filmi ile aktarmaktan geçer inancındayım. İyi
bir arşiv araştırmaları ile çok güzel senaryolar yazılabilir inancındayım.
İnşallah Çanakkale’den böyle birisi çıkarak bu arzumuzu yerine getirir.
Bakalım ne zaman. Eskilerin dediği gibi
“HER NEKADAR SÜRÇ-İ LİSAN ETTİKSE AFFOLA”