( Bu sayfalarda Sayın Hikmet Erhan
ÖZBEK 'in Çanakkale'de yaşadığı ve kendisi tarafından kaleme alınan anılarını
okuyacaksınız.)
ÇANAKKALE VE YAŞADIKLARIM
HER NE KADAR BENİM YAŞADIKLARIM GİBİ GÖRÜNSE DE:ANLATTIKLARIM, O GÜNLERDEKİ ÇANAKKALE İNSANLARINI, KONUŞULAN
KONULARI, YAŞANTILARI VE KIYAFETLERİ,ESKİ YERLEŞİM YERLERİ, HER
KESİN TANIDIĞI TİPLERİ VE EN ÖNEMLİLERİ HER KESİN YAŞADIĞI (O
ZAMANKİ ADI İLE AFAT (AFET) DENİLEN FELAKETLERİ İLE AKTARMAYA
ÇALIŞTIM. BUNU BİR BELGESEL HAVASINDA ANLATMAK İSTEDİM. BELKİ
BİR GÜN BU OLAYLARI MEVCUT RESİMLER İLE DE DESTEKLEYEREK
AKTARIRIM. KRONOLOJİK SIRAYA PEK UYAMADIM. AKLIMA GELDİKÇE
UYGUN YERLER BULUP AKTARDIM. BAZEN ÇOK GERİLERE GİTTİM
BAZEN DE KONUYU AKTARIR İKEN ZAMAN MAKİNESİ İLE KIRK KÜSUR YIL
İLERİYE GİTTİM VE GERİ DÖNDÜM. BİR GÜN BİRİLERİ TARAFINDAN
OKUNUR İSE ÇOK KİŞİ BİLDİĞİ VE TANIDIĞI BİR ŞEYLER BULACAKTIR.
TEMMUZ 2001
YAŞADIKLARIM
Kendimi bildiğim en küçük yaşımı bende hatırlamıyorum. Fakat aklımdaki
evde kalanlar, orta yerde asılı olan salıncağım idi. Burada öğle uykusuna
yatırıldığım zamandan kalan bir karasineğin tembel vızıltısı idi. Ben
salıncakta uyumaya çalışırken o karasinek etrafımda dönerek yüzüme
konmaya çalışır fakat annem tarafımdan yüzüme ustaca yerleştirilmiş
olan beyaz bir tülbent tarafından bu arzusunu yerine getiremezdi. Ben o kara
sineğin vızıltısının nağmeleri arasında uyumamaya çalışır fakat
dayanamaz bir müddet sonra dalar giderdim rüyalar ülkesine. Kendimin en küçük
yaşımı hatırlıyorum da rüyamda ne görürdüm hatırlamıyorum. Hep merak
etmişimdir bebekler rüyalarında neler görür diye ama bir türlü öğrenemedim
gitti. Gerçi büyükler; bebeklerin uykularında ağlamaları esnasında
annesini memelerinden astılar ondan ağlıyor; gülümsemeleri esnasında ise
babalarını şeyinden tavana asmışlar onu gördü; derlerde ne kadar doğru
bilemem ben büyüklerin yalancısıyım. Odanın içerisinde küçük bir cam
(pencere) vardı. Bu pencere camının kendisi küçük olmasına rağmen iç kısmı
oldukça geniş idi. Bu genişlik derinlik anlamındadır. Sanırım biraz yüksek
idi ki annem beni buraya oturtarak dışarısını seyretmeme izin verirdi. Daha
doğrusu ayak altından çekilmemi sağlamış olurdu. Dışarısı dediğimde
çok küçük bir bahçeye bakan bir pencere olup bu bahçe dediğimiz de sözde
mutfak diye kullanılan yerin sularının aktığı bir yer. Aklımda sadece
kirli bir beyazlık ve daha sonrada yeşil bir renk kalmış. Kışın kirli
beyaz yağan kar tabakasının, bacalardan çıkan ve borulardan damlayan siyah
ve isli su tarafından kirli bir hal almasıydı. Yeşil de herhalde karlar
kalktıktan sonra ortaya çıkan otlardı. Bir gün Rahmetli Annemin yanında bu
olayı anlatınca bana dönerek: Bu anlattıklarını hatırlaman mümkün değil.
Çünkü çok küçüktün dedi. Ben hatırladığımda ısrar edince mutlaka
senin yanında bizim anlattıklarımız aklında kalmıştır. Oradan hatırlıyorsun
dedi. Ben öyle olmadığında ısrar edince peki madem hatırlıyorsun söyle
bakalım kapının arkasında ne vardı dedi. Gayet net hatırlıyorum. Kapının
arkasında bizim oranın tabiri ile yüklük vardı. Bir adet sandığın üzerine
yatak ve yorganlar üst üste intizamla yerleştirilmiş onların üzerine de
beyaz bir çarşaf konularak diğerlerinin renk farkları veya başka bir şey
neyse işte gözlerden saklanmıştı. Peki o zaman bunu hatırlıyorsun
merdivenlerin orada ne vardı deyince vallahi orada ne vardı bilmiyorum ama o
civarda bir yerde bir kuyu vardı. Çünkü üzerini sıkı,sıkı kapatıyorlardı
deyince Annem güldü. Doğru dedi. Herkes mahalledeki kuyunun başına gidip su
almak için uğraşır iken bizim kaldığımız evin kuyusu binanın içindeydi.
O zamanların en büyük medeniyetlerinden biri. Evin içinde su var. Şimdiki
adıyla küçük köprü eski adıyla ayak köprüsünden harmanlık tarafına
geçince hemen camiyi görürsünüz zaten. İşte bu camiyi yaklaşık olarak
yirmi otuz metre geçince sola giren sokağı bilirsiniz. Bu sokağa girince sol
taraftan en sonuncu ev, benim bu olayları anlatmaya başladığım yerdir. Çok
zor değilmiş. Değil mi? Mahallemizden yaşlı bir amca bana BEYAZ diyerek
seslenirdi. Bunun sebebi de o zamanlar saçlarımın beyaza yakın bir sarı
renkte olmasıydı. Bende kendimi biraz bildikten sonra sen kedi saçlarına bak
sen mi beyaz yoksa ben mi derdim. Daha sonraları saçlarım gün geçtikçe sarı
tonlarında koyulaşarak açık kahverengi bir renk aldı.Babamın da saçları
küçük iken benimkilerden daha da beyaz imiş. Benim baba tarafımın saçları
kolay. kolay beyazlaşmadığı gibi dökülmezde. Nedendir bilemem ama bu böyle.
Yalnız hatırladığım kadarı ile babaannemin tepesinde saçları yoktu, onu
tarif etmek için Kel Fatma derlerdi. Adı Fatma idi gerçekten. Evde bahsedilmiş
olmalı ki bir gün bize geldiğinde başındaki eşarbı çekerek çıkartmış
ve istediğimi görmüştüm. Gerçekten öyleydi. Ne kadar tezat teşkil
ediyordu. Babaannem ile aklımda kalanlar arasında bazen bana Çanakkale savaşlarını
gördüğünü anlatırdı. Peki neler oldu diye sorulduğunda ise geceleri gökyüzünde
yılan gibi iz bırakarak giden top mermilerini görürdük. Patlamaların sesi
bizim buralara kadar geliyordu. Gündüzleri de bizler tarlalarımızda rahatça
çalışabiliyorduk Harp bizim buralara gelmedi derdi, bizler o zamanlar hiç
zorlanmadık bütün erkekler gitmişti zaten, biz köyde kadınlar ve çocuklar
ile kalıyorduk derdi.Babasının Seddülbahir’de kaldığını (Şehit olduğunu)
mezarının bile olmadığını babasının adının Kara Mustafa olduğunu söylerdi
gözleri dolarak. Seddülbahir’den batıya doğru denize inildiğinde aşağıda
sahilde bir tabur Mehmetçiğin, İngilizlerin çıkarma yapmasına izin
vermeyerek koca bir bölüğü durdurduğunu ve sonucunda da Allah’ın
Rahmetine kavuştuklarını orada yazılan bir tabela üzerindeki çok duygusal
bir dörtlükten anlıyoruz. İşte bu tabelada yazanlar.
Bir kahraman takım ve de YAHYA ÇAVUŞ'tular,
Tam üç alayla burada gönülden vuruştular.
Düşman, tümen sanırdı bu şaheser erleri,
ALLAH'I arzu ettiler,akşama kavuştular.
İşte orada yatan Aslanlardan birisinin adı da Kara Mustafa. Ben ilk okulda
buraya yapılan bir geziden sonra bu şehitlikteki Kara Mustafa adını okumuştum.
Bu tarihi gezi dönüşünde eve geldiğimde Babaannemin de bizde olduğunu gördüm.
Ben o gün gördüklerimi büyük bir heyecan ile anlatır iken bu ismi de söylediğimde
babaannem çok sevindi. O benim babam dedi.. Savaşa gitti ve kaldı(Şehit
oldu) nerede olduğunu bilen yok. Beni mutlaka Babamın mezarına götürün
dedi. Olmadı, olamadı. Bu Kara Mustafa, dedemiz Kara Mustafa mı? Bilmiyorum.
Ama kim olursa olsun Babaannem bu ismi duyduğu için çok sevinmişti.
Babaannem Babasının Maydos’a gittiğini anlatırdı savaşmak için. O
zamanlar yaşlılar Eceabat ilçesine Maydos derlerdi nedense. Bu deyim uzun sürede
kullanıldı. Bazı iş yerlerinde çalışır iken işlerin bittiğini anlatmak
için;
“Çanakkale Maydos burası da Paydos” diyerek esprili bir şekilde kullanırlardı
bu kelimeyi. Maydos adı nereden gelir bilmem ama sanırım tarihteki adı böyle.
Birde o zamanlar kullanıldığı gibi günümüzde de kullanılan bir ifade
var. Semadirek. Bu kelimeyi genelde rüzgarın estiği yön olarak kullanırlar
ve rüzgar bu taraftan estiğinde yağmur ve kar getirdiğini söylerdi büyükler
ve bu devamlı da doğru olurdu.
Rıza dedemin yaşlı hallerini hatırlarım başında saçları bol miktarda
olduğu gibi beyaz olarak ta çok az vardı. Sakal ve bıyıkları birde favori
kısımları beyazlamıştı. Halihazırda babamın da öyle. Sıra bize gelince
görülecek. Bu evden hatırladığım başka bir şey yok. Birde aşağıda ki
bir dairede annemler toplanırlardı ve bende yaşıtım biri çocuk ile oynardım.
Daha sonraları taşındığımızı hatırlıyorum. Daha taşınmadan evvel
birkaç kere gidip gelmiştik bir eve. Burası babamın yaptırdığı bir ev
idi. Kapının önünde merdiven yerine kocaman bir taş vardı. Ben bu taştan
aşağıya inerek dışarıya oynamaya giderdim ama dönüşte yukarıya çıkamaz
taşın önünde kalırdım. Taş o kadar yüksekti benim için. Olayları mümkün
olduğu kadarı ile sırayla anlatmaya çalışacağım ama ne kadar buna sadık
kalırım bilemiyorum.
Yine bu yaşlarda iken Özbek köyüne dedemlere giderdik. Hep beraber olarak
tarlada orak biçerken yanımızda Sedat Amcam, Yıldız Halam vardı. Bunları
çok bariz olarak hatırlıyorum. Çünkü ara sıra Halam veya Amcam Erhan koş
bak kuş yuvası bulduk derlerdi. Bende koşarak oraya gider sözde kuş yuvasını
alır ayak altında kalıp zarar görmesinler diye onları tarlanın etrafında
dolaşarak koyacak yer arardım. Bulduğum yeri beğenmez daha emniyetli bir yer
arardım. Birde orak işi bittikten sonra bu ekinlerin tarladan harman yerine
getirilerek Düven tabir ettiğimiz işlem başlardı. Bu ekin yığınları bağlı
oldukları ekin saplarından kurtarılarak belirli bir yere serilir ve üzerine
düven dediğimiz yaklaşık iki metre boyunda yetmiş seksen santimetre eninde
ve altına çakılı vaziyette bir sürü çakmak taşı vardı. Bu taşların
yere bakan kısımları keskinleştirilmişti. Tahtaların üzerine sıra ile
dizilmiş olan bu taşlar bu aracın bir at veya daha başka hayvanlar ile çekilmesi
suretiyle devamlı olarak sapların üzerinde gezindikçe bu Buğday sapları
parçalanır içerisindeki buğdaylar dışarıya çıkarak samanların arasına
karışırdı. Daha sonra bu karışık samanlar rüzgarda savrularak buğday
taneleri dibe düşer ve işlem bitmiş olurdu. Bu işlemlerin tamamı yaklaşık
olarak bir ay kadar sürerdi. Çok uzattık saplar yere serildikten sonra üzerine
düven konur demiştik. İşte bu durumda saplar çok yüksek ve kabarık
olurdu. Bu zamanda iki adet at koşulur ve düven bu atlara çektirilirdi. Çünkü
atlar koşturularak çalışılırdı. Buda benim çok hoşuma giderdi. Bu
saplar bir miktar yassılaştığında atlar çıkarılarak bu defada bir adet
öküz konurdu ve bu hayvan yavaş adımlar ile akşama kadar bunların üzerinde
döner dururdu. Yazın ve öğlenin sıcağında bu düvenin üzerinde durmak
imkansızdı. Bu zamanda kayışları bana vererek beni oturturlardı ve ben
burada döner dururdum. Bu benim hoşuma gittiği gibi onların da işlerine
gelirdi. Ya başka bir iş ile ilgilenirler yada gölgeye çekilerek
dinlenirlerdi bir vakit. Hem tarlada hem de harman yerinde mutlaka bulunan bir
şeyi buraya aktarmayı uygun buluyorum. Kocaman bir testi (desti) denilen şey
vardı. Bunun içine su doldurularak ağzına uygun gelecek büyüklükte bir çam
kozalağı sıkıştırılırdı. Aklımda kaldığına göre bu kozalak yeşil
idi. Bu kozalak testinin ağzına kapatıldıktan sonra bunun üzerine de gövdesi
uygun şekilde kesilerek içindeki çekirdekleri boşaltılan bir susak denilen
şey kapatılır idi. Testinin üzerinde ise sıkıca sarılmış kalın bir çuval
vardı kahve renkli olan bu çuval ıslatılarak esintili bir yere bırakılırdı
ve su içmek için buraya geldiğimizde susak ele alınarak testinin ağzındaki
çam kozağından kapak çıkarılarak susağın içine su doldurulur iken
hafifi bir çam kokusu vururdu yüzünüze. İçmeye başladığınızda su tatlı
bir serinlikte idi ve daha çok çam ağacı kokusu gelirdi ağzınıza tatlı
bir lezzet vererek. Suyu içtikten sonra susak içerisinde kalan su olur ise
bunu d testinin üzerine sarılmış olan çuval parçasına dökerek ıslatırlardı.
Testinin soğumasını sağlarmış. Uzun yıllar sonra mesleğimiz icabı soğutma
işleri ile de meşgul olunca bunun buz dolaplarında kullanılan temel prensip
olduğunu öğrenmiştim. Çuval parçasının üzerinde su buharlaşarak uçar
iken testinin üzerindeki ısıyı alarak serinlemesine yardımcı oluyordu.
Hala susaktan içilen suyun testi üzerinde kapak yapılan çam kozalağı ağacının
kokusunu hatırlarım.
Kalede yapılan eve nasıl taşındık bilmiyorum. Arabamı tuttuk sırtta mı
taşıdılar hatırlamıyorum yalnız odanın birisinde biz oturuyorduk diğerinde
Anne Dedemler (Musa dedem) kalıyordu. Bu durumda aklımda kalan şey dedemlerin
kaldığı odanın pencereleri yoktu. Buraya cam yerine bir kilim serilmişti.
Bazen buraya geçtiğimde rüzgardan dolayı kilim açılıyor ve içeriye
serpinti halinde kar giriyordu. O zamanlar çok fazla kar yağıyordu. Evde bir
tanede koca nine vardı. Sanırım anne dedemin (Musa Dede) annesiydi. Yuvarlak
ve kalın camlı gözlükleri vardı. Odada bir sandalyede otururdu. Her kes
ondan çekinirdi. Bazen bizler yaramazlık falan yaptığımızda azar işittiğimizde
gözlüklü nine (Hatice) bizden yana olur herkesi sustururdu. Anneannem (Zeyneti)
tam bir köylü kadını idi.Çok yumuşak bir sesi vardı bizleri sever iken köy
ağzı ile konuşur bu da bizim hoşumuza giderdi. Gınalı Guzum (Kınalı
Kuzum) derdi bizleri sever iken.
Dışarısı (biz çocuklar olarak konuşur isek) boyumuzca kar yığılıyor saçaklardan
aşağıya sarkan buzların kalınlıkları kol gibi, uzunlukları da yaklaşık
olarak bir metreye yakındı. Dışarıya çıktığımızda Annemiz saçakların
altında pek fazla dolaşmayın yoksa kafanıza buz düşer diye uyarırdı. Biz
bu uyarıya peki derdik ama daha sonra saçak altlarına giderek elimize aldığımız
bir sopa yardımı ile bu buzlara erişerek düşürmeye çalışırdık eğer
başarılı olur isek bunu elimize alıp yalayarak yemeye uğraşırdık. Bu kış
günlerinde evlerde mutlaka Kar Helvası yapılırdı. Kar yağmaya başlayınca
biz hemen kar helvası isterdik ama ilk yağan kardan helva olmaz derlerdi.
Bunun anlamı kar yağar iken havadaki tozlar ile kaplandığından sağlıklı
olmaz bunun için daha sonra yağan karları beklerdik. Hele şiddetli bir kar
yağmaya başlar ise ki bazen birkaç gün sürerdi. İşte birinci gün kar yağmaya
başlayınca değil, devam eden ikinci gününün karları bir tabak içerisine
alınarak üzerine Pekmez dökülerek karıştırılır idi. Karların rengi
pekmez rengine dönüşürdü ve daha sonra bir kaşık yardımı ile bunları
yerdiniz. Kısaca tarif etmek gerekir ise kış gününün dondurması
diyebiliriz. Biz küçük olduğumuz için bizlere fazla yedirmezler idi hasta
olmayalım diye. Halbuki dışarıda kalın buzları kırarak yediklerimizi bir
bilseler.
Karşı çaprazımızda kalan komşu Aliye Ninenin evinin tarlaya bakan kısmında
biriken karlar benim boyumu geçerdi. Nedense o köşeye kar çok fazla
birikirdi kış günlerinde. Bu noktaya gelip avlu tabir edilen çalıların üzerine
çıkarak bu kar yığının üzerine balıklama atlar ondan sonrada “KAR
REVAN” içerisinde yuvarlanır dururduk ta çamura bulanana kadar.
Çok uzun zaman sonrasına kadar evimizin girişinde ana kapının girişinde
hemen sol tarafındaki kapının kasasına yapıştırılmış bir kağıt vardı.
Bunun üzerinde matbu olarak bazı yazılar vardı ve görevlilerin ara sıra
gelerek kapıyı çaldıklarını ve evde hasta olup olmadığını sorup daha
sonrada bu kağıdın üzerindeki bir haneye tarih atarak imzalarlar ve
giderlerdi. Ne kadar zamanda bir gelirlerdi bilmiyorum. Vatandaşın sağlık
sorunları ile ilgilenirdi devlet bu uyguladığı yöntem ile. Burada önemli
olan vatandaşların sağlıkları ile ilgilenmek miydi yoksa görevlilerin yaptığı
gibi öncelikle bu kağıtların imzalanması mı idi pek bilmiyorum.Ama o günlere
göre uygulanan bir yöntem idi bu.
Bu kadar küçük olarak hatırladıklarım pek fazla bir şey yok. Belki zaman
içerisinde hatırladıkça buraya aktarırım. Köşede Ali dayı ile Tongur
ninenin evi vardı. Mahalle pek kalabalık değildi. Ali dayının evin önünde
kare şeklinde antre gibi bir yer vardı. Oraya girdikten sonra evin giriş kapısına
geliyordunuz. İşte bu boşlukta köşe kapmaca oynardık. Bunu özelliklede yağışlı
havalarda yapardık. Birde kadınlar kışlık yiyecek hazırlıklarını burada
yaparlardı. Esen rüzgarın getirdiği tozdan korunmak için.
Kimler vardı benden başka. Arada biraz boşluk var herhalde. Beraber oynayıp
büyüdüğümüz arkadaşları şimdi sıralamaktansa yeri geldikçe ismiyle
bahsederek kadroya katmış oluruz. Yaz günlerinde annemle beraber itfaiyeye
babama yemek götürürdük. Yemekten sonra ben çay kıyısına iner elimde bir
sinek olta ile balık tutmaya çalışırdım. Demek oldukça küçüktüm ki
beni yalnız göndermiyorlardı. O zaman İtfaiye hemen çayın kıyısında Küçük
köprü tabir edilen köprünün hemen yanındaydı. Buraya gitmek hoşuma
gidiyordu. Çayda balık tutmaya çalıştığım gibi içerideki araçlara
binerek oynamakta oldukça keyifli oluyordu.
Yaz günlerinde akşam yemeklerinde kullanmak için soğuk suya ihtiyaç
oluyordu. İşte bu amaçla çarşıya gidilerek buz alınması gerekiyordu.
Hemen yakında olan çarşıdan buz almakta bana düşüyordu tabi. Kasaplar çarşısını
geçtikten sonra en sonda solda bu işlerin yapıldığı bir yer vardı. Şimdi
burada bir Peynir helvası yapan iş yeri var. Meşhur Laz’ın fırını
denilen yerin çaprazı. İçerisi çinko ile kaplanmış bir küvete benzeyen ağaçtan
yapılmış kocaman bir kasa gibi malzemenin içerisinde uzun bir şekilde hazırlanmış
ve ağaçların testere ile kesilmesinden meydana gelen talaşlar ile kaplanmış
buzlar, bir testere vasıtası ile kesilerek iple bağlanıyor ve elinize
veriliyordu. Siz onun suyunu akıtarak yolunuza devam ediyordunuz. Gidene kadar
erimiyordu. Küçük köprünün yoluna girdiğinizde sol köşede itfaiye olduğu
gibi sağ köşede de bir çeşme vardı. Bu çeşmede, satın aldığımız
buzu yıkayarak talaşlarından arındırıyorduk ve yemek esnasında sürahinin
içerisine atarak içme suyunun soğumasını sağlıyorduk. Bazen de kesilen
karpuzun üzerine kırılmış olan buzdan birkaç parça konarak serinlik sağlanıyordu.
İtfaiyede yemeği yedikten sonra ben etrafta dolaşmaya başlardım. Az evvel
bahsettiğimiz Çeşmenin arka tarafında bir boş alan vardı. Burada bir
tamirci dükkanı olduğu gibi yanılmıyor isem birde kalaycı dükkanı vardı.
Tam yola yakın olduğundan buradan geçer iken kalaylama esnasında ateşin üzerinde
yeterince ısıtılmış olan bakır kapların üzerine serpilen nışadırın
kokusu gelirdi burnunuza. Burada bulunan kalaycı dükkanının önünde her
zaman kalaylanması için bırakılmış bir sürü mutfak malzemesi bulunur ve
bunların içine kum doldurulup ovularak temizlenmesini izleyebilirdiniz. Daha
sonra kimyasal maddeler ile temizlenerek ateşin üzerine konulur ve kalaylama işlemi
devam ederdi. Birde mahalle arsında gezen seyyar kalaycılar vardı. Mahallede
uygun bir yere çadırlarını kurarlar ve burada işlerini yaparlardı. Bazen
de karısı veya kendisi yakın mahalleleri dolaşarak “Kalaycı geldi hanım”
diyerek geldiklerini haber verir kalaylanması gereken malzemeler var ise bunları
toplayarak çadırının yanına getirir ve işi bitince de geri götürüp
teslim ederlerdi. Geceleri de burada kalırlardı işleri bitene kadar. Uygun
bir yere yakılan küçük bir ateşe uzun bir borusu bulunan ve ucundaki kolu
çevrilince kuvvetli hava üfleyen bir seyyar körük vasıtası ile ateş
canlandırılarak malzemeler ısıtılarak kalaylanmaya hazır hale getirilirdi.
Ama daha evvel bahsettiğimiz kalaycı dükkanında ise çok daha büyük ve
uzun bir kol yardımı ile aşağı yuları hareket eden ve bu durumda körük
hacmi bir daraltılıp bir genişletilerek havanın ateşe gitmesi sağlanırdı.
Bu tür bir kalaycı mahalleye gelerek konakladıklarında biz çocuklar ateşin
etrafına biraz uzak mesafede sıralanarak seyrederdik bir süre. Yine o
zamanlar evlerde Bakırdan yapılmış olan mutfak malzemeleri çok bulunurdu.
Özellikle bu malzemelerin kesinlikle kalaylanması gerekiyordu. Çünkü kalayı
bozulmuş olan mutfak malzemelerinin insanları zehirlediklerini çok sık
olarak duymaktaydık. Akşamdan bakır tabak içerisinde bırakılan yiyecek
cinsine göre de çabuk veya geçte olsa bozularak zehir üretmeye başlar ve
bunu fark etmeden içindeki malzeme yenildiğinde mutlaka zehirlemekteydi. Bu tür
zehirlenmelerde yemek sindirilip zehir kana geçtiğinden sonra fark edildiğinden
tedavisi çok zor olduğu gibi kurtulması da oldukça zor oluyordu. Çok sık
olarak bu tür zehirlenme olaylarını çevremizden işitiyorduk. Babam bu
konuda çok titiz olduğundan en ufak bir olayda hemen bu malzemelerin
kalaylanmasını sağlardı. Daha sonralar Alüminyum mutfak malzemeleri
piyasaya çıkınca herkes kalay ihtiyacı olmayan ve içerisinde yiyecek
maddesi kalınca ölümcül zehirlenmelere yol açmayan bu yeni malzemeye akın
etti. Bütün evleri bu maddeden yapılmış malzemeler doldurmaya başladı.
Bunlar tencereler, sahanlar, sürahiler, bardaklar, yemek tabakları, güğümler
ve kovalar v.s. aklınıza ne geliyor ise. O zamanlar çok hızlı bir şekilde
herkes bu malzemeleri almaya başladı. İlk zamanlar çok cazip olmasına rağmen
yıllar sonra Alüminyumun Alzemayir hastalığına sebep olduğu anlaşıldı
ama iş işten geçmişti. O kuşak insanlarında çok çabuk bunamalar başladı.
Zaten bu hastalığın en büyük özelliği de bu.
İtfaiyenin dış tarafında (koca köprüye bakan taraf) boş bir arazi parçası
vardı. Burada belirli günlerde hayvan pazarı kurulurdu. Çok kalabalık
olurdu. Buranın tam karşısında bir değirmen vardı ve buraya arabalar ile
buğday getirirler ve arabalarını buraya çekerek buğdayların öğütülmesini
beklerlerdi veya hayvan pazarında işlerini hallederlerdi. İnsanların bazıları
köylerinden kendi binek hayvanları ile geldiği gibi birde kendilerine ait
olan At Arabası denen türden arabaları olurdu. Önde bir kişi oturur ve
arabayı kullanırdı Arkada oturan kadınlar ve çocuklar olurdu genelde.
Erkekler bu tür arabalara pek binmezler ya arabayı kullanırlar ya da at üzerinde
gelirlerdi. Çeşitli cins hayvanlar buraya getirilir kıyasıya pazarlıklar
ile satış yapılırdı Çeşitli cins hayvanlardan atlar, hemen onun yanında
katırlar ve eşekler daha ileride sığır ve inekler daha ileride ise koyunlar
ve keçiler v.s gibi idi. Ama benim en çok hoşuma giden taraf atların bulunduğu
yerdi. Burada atları çeşitli şekillerde kontrol ederler ondan sonra üzerine
binerek atı koşturup denerlerdi. Atların ayaklarına bakarlar başını sağlam
bir şekilde tutarak ağzını açarak dişlerine bakarlar karnına bastırarak
kontrol ederlerdi. Bazen kısa boylu kısa bacaklı bodur atlar vardı ama
bunlar çok seri hayvanlar idi. Üstüne binildiğinde kısa bir süre içerinde
koca köprünün altından geçerek bir tur atıp geliyordu. Ama bazı hayvanlar
vardı ki uzun bacakları olduğu gibi boynu ve vücudu da oldukça uzun idi ve
daha karşıdan bakıldığında kendisini gösteriyordu. Birde bu atların üzerine
konulan uygun koşumlar ile albenileri daha da artardı. Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim.
Mademki atlardan bahsettik devam edelim. Mahallede bulunan Hamidiye denilen
askeriyenin içinde atlar vardı ilk zamanlar. Fakat bu atlar oldukça farklı
yaratıklardı. Bir kere toynak denilen ayakları oldukça kocaman idi ve
ayaklarının hemen üzerinde yani paçalarında aşağıya doğru sarkan uzun tüyler
vardı yelesinin renginde. Bacakları ve boynu çok kalın idi. Yolda yürür
iken diğer atlara göre daha farklı sesler çıkarıyordu ayakları. Daha
sonraları bunların İngiliz atları olduğunu adına “KATANA” denildiğini
öğrendim. Bu atları kuvvetli bacaklarından dolayı “TOP ARABALARI” çekmekte
kullanırlarmış. Bazen askerlerin bunların üzerlerine binerek askeriye içerisinde
gezdiklerini hatırlarım adım attıklarında paçalarından sarkmakta olan
yele cinsi kıllar güneşin ışığı ile birlikte değişik renklere bürünüyordu
sanki. Dönelim gene konumuza. Az evvel bahsettiğim türde arabalarda burada alınıp
satılırdı. Bu benim için ilginçti. Binek arabaları denilen bu at arabaları
bu tür günlerde satılır alınırdı buralarda. Bazıları oldukça bakımlı
ve temiz olup rengarenk boyaları ile oldukça göz alıcı olurlardı. Hele
kurban bayramları öncesinde koca köprünün altında hazırlanan özel
yerlere kurbanlık hayvanlar konulur gündüzleri buradan satılır akşamları
da hayvanlar burada kalırdı satılana kadar.
Birde bunları getirenler ile almaya gelenlerin kıyafetleri hoşuma giderdi.
Ayakta haki renkli bir külot pantolon, üzerinde beyaz bir gömlek. Onun üzerinde
siyah bir yelek, yeleğin üzerinde parlak zincirli bir köstekli saat. Başta
bir tane koyu renk kasket ve En altta yani ayaklarda ise iyice cilalanmış pırıl,pırıl
parlayan körüklü çizme. Hepsinde olmamasına rağmen bazıları bu körüklü
çizmelerin üzerine, uçlarında sivri yıldızlar bulunan mahmuzlar takarlardı.
Bunlar yürürken şangır şungur diye ses çıkarırdı. Bunları seyretmek çok
hoşuma giderdi. Özbek köyünden Rıza dedemin de bu tür bir kıyafeti vardı.
Bize geldiğinde ben bu körüklü çizmeleri giymeye uğraşırdım. Birde
dedem bize geldiğinde mutlaka kıyma getirirdi ve çabucak hazırlanan kıymalı
yumurtayı hep beraber oturup yerdik. Yemekten sonra dedem cebinden parlak tütün
tabakasını çıkararak yabancı bir gazeteden kesilmiş bir miktar gazete kağıdına
bunun içerisinden aldığı tütünü koyarak sarar ve bir kıyısını diliyle
ıslatıp yapıştırır ve bu sigarasını ağzına koyduktan sonra cebinden
daha acayip bir parça çıkarırdı. Bu parça parmak uçları ile tutulan
kahverengi bir pamuk parçasına benzeyen nesneyi bir taş ile beraber tutarken
diğer eli ile de tuttuğu ve kıvrılarak çok güzel şekil verilmiş olan bir
çelik parçasını bu taşa vurarak kıvılcım çıkmasını sağlardı. Birkaç
vuruştan sonra bu koyu renkli pamuğa benzeyen ve adına “KAV” denen madde
üzerinde kendisine özgü kokusu ile minicik bir ateş parçası belirir ve
buna birkaç kez üfleyip üzerindeki ateşi biraz daha kuvvetlendirerek sigarasının
ucuna deydirir ve kalanını da kül tablasının içine atardı. Ne anlatmaya
çalışır iken hatıralar beni nerelere götürdü. Bu anlattığım
zamanlarda bol miktarda kibrit vardı, muhtar çakmağı denilen benzinli çakmaklar
vardı yandığında yoğun bir is tabakası çıkaran ama eski insanlar dediğimiz
o günün yaşayanları nedense bu bir çelik parçası ve taş ile yakılan
“KAV”dan yakarlar idi sigaralarını. Uzun yıllar sonra bu hatıraları
yazmak için yapılan araştırmalarda benden daha büyük olan başka yaşlılarla
konuşulduğunda bu “KAV” maddesinin yanar iken kendisine özgü bir koku çıkardığını
bu madde ile sigara yakıldığında bu kokunun da sigaraya geçerek hoş bir
aroma verdiğini anlatırlardı. Ben onlardan aktarıyorum. Neyse geçelim.İşte,
bu itfaiyenin yanındaki boş alanda bu faaliyetlerin kurulmadığı zamanlarda
etrafta gençler buldukları bir top ile futbol maçı yapmaya çalışırlardı.
Bazen de cambaz tabir ettiğimiz çadırlar gelir burada akrobasi ve sihirbazlık
gösterileri yaparlardı. Bizde annemle beraber babama yemek getirip hep
birlikte yedikten sonra buraya gider babam ücretini ödeyince içeride
kendimize bir yer bulup otururduk. Buradaki insanlar gergin tel üzerinde yürüme
gösterileri atlayıp zıplama, eğilip bükülme gibi şeyler yaparlardı. Bu
hareketler normal insanların kolay olarak yapamayacağı şeylerdi.Kısacası
akrobasi yaparlardı. Basit sihirbazlık gösterileri yapılır ve hayretler içerisinde
kalır bu insanların gerçekten doğa üstü olduklarını sanırdık. Bunlar
bittikten sonra cambazhanenin en güzel numarası ve herkesin göz bebeği olan
BONCUK meydana gelir yaptıkları salaklıklar ile ve yeri geldiğinde akıllı
davranıp yeri geldiğinde acemi bir cambaz numaraları yaparken yeri geldiğinde
de en tehlikeli numaraları çok büyük bir ustalık ile yapardı. Ben lafı çok
uzattım ama kısaca anlatmak gerekir ise tam bir palyaço olarak görev yapardı.
Yukarıda anlatılan hareketleri yaparken bunların içerisine komedi sokar
bizleri gülmekten kırar geçirirdi. Kendine özgü sesi ile boncuk şarkısını
Oy farfara, farfara,
Ateşte koydum mangala,
Ayşe de Fatma dostum var
Çalkala Boncuk çalkala..” söyler ,sıkıştığında pantolonunun arka
tarafına yani tam kıçının üzerine yerleştirmiş olduğu bir minik kırmızı
lambayı yakarak espriyi arttırırdı. Çalkala boncuk çalkala derken hem çalkalar
hem kıçında lamba yakar hem de bacakları tir,tir titrerdi. Çünkü bunu
yerden bilmem kaç metre yukarıda gerilmiş bir telin üzerinde yapardı. Bu günlere
göre çok basit ama o günlerde bizleri hayrete düşüren küçük sihirbazlık
numaraları yaparlardı. Bu çadır içerisinde sihirbaz olarak görev
yapanlardan birisi bir gece çok tehlikeli bir numara yapmıştı. Programın başında
herkesin gözü önünde kazılan yaklaşık olarak bir metre kadar derinliği
olan bir mezara bu sihirbazı gömdüler ve programın sonuna kadar burada kaldı.
Gömülür iken yanına bir tane mikrofon vermişlerdi dolayısı ile zaman,
zaman buradan konuşuyor espriler yapıyordu. O zamanlara göre iyi bir numara
idi. Bu çadır gösterileri geldiğinde bir de kiralık üç tekerlekli
bisikletler olurdu. On kuruş verdiğiniz zaman itfaiyenin yanından koca köprüye
kadar bu bisiklet ile gider gelirdik bir kere. Çabucak bitmesin diye yolu
zigzaglar halinde gider biraz sonrada bisikletçinin ıslığını duyunca düz
olarak devam ederdik yolumuza. Bazen yirmi beş kuruş verir üç defa için müsaade
etmesini isterdik. Onlarda bu müsaadeyi verirlerdi. Eğer şansınız var ise
kromajları parlayan ön tekerleği yanında bir bayrak bulunan ve parmağınız
ile oynattığınızda çalan bir zili olan bisiklete binerdiniz ki havadan yanımıza
varılmazdı. Şimdilerde kalmadı bunlar. Yani bisiklet kiralama işlemleri.
Çünkü her kesin bisikleti var artık. Bir keresinde buraya bir sihirbaz gelmiş.
Öyle büyük bir sihirbaz imiş ki annem çok sık olarak anlatır, anlatır
iken hala heyecanlanır idi. Ben hatırlamıyorum tamamen annemin anlatmasına göre
aktarayım dedim. İçeride bir numara yapar iken gazete kağıtlarını yırtarak
paraya çevirip insanlara dağıtmış. Hem de istediğiniz kadar alın diyerek
bol,bol vermiş insanlara. Daha sonra bu paraları istediğiniz gibi kullanın
diyerek başka bir oyuna geçmiş. Seyircilerden cebinde çakı olanların çıkarmasını
istemiş. O zamanlar hemen her kes cebinde mutlaka bir çakı taşırdı irili
ufaklı olarak. İnsanlar çıkarınca şimdi sizleri bir üzüm bağına (bahçesine)
götüreceğim orada en beğendiğiniz üzüm salkımını eliniz ile tutun ama
ben söylemeden sakın kesmeyin diyerek uyarmış. Bu olayı sahneye çıkardığı
birkaç kişiye değil bütün seyircilere yapmış. Neyse insanlar üzüm bağına
girince evet şimdi üzüm salkımlarını tutup beni bekleyin deyip işte o
arada ne yaptıysa bir bakıyorlar bütün insanlar bir elleri ile burunlarını
tutmakta diğer ellerindeki çakıları buna dayamış olarak beklemekte Buna
benzer bir sürü oyun yapıldıktan sonra sıra çıkışa geldiğinde her
kesin aklı fikri az evvel sihirbazdan aldıkları oldukça yüklü miktardaki
kağıt paralarda. Annem tam kapıdan çıkar iken elimde tuttuğum kağıda
baktığımda hala para olarak durmaktaydı. Çadırdan ayrılmam ile beraber
para tekrar gazete kağıdına döndü diyerek anlatırdı. Ondan sonrada sanırım
adı Sati Sungur idi derdi. Ben buna yetişemedim. Sihirbaz ve cambaz çadırlarının
yanında Langırt tabir edilen oyun masaları da kurulurdu. Futbol maçının
masaya uyarlanmış bir şekli idi ve o zamanlar oldukça popüler bir oyun idi.
Oldukça iddialı oyunlar yapılır bizlere de bunları seyretmek kalırdı.
Bunların olmadığı zamanlarda çay boyunda bulunan ve çay mahallesi dendiği
gibi çingene mahallesi de denilen yerde yaşayan insanların(Bu ifadeleri
kesinlik ile küçümsemek için kullanmadım) hemen, hemen bana yaşıt ve
benden çok az büyük olan çocukları ellerine aldıkları müzik aletleri
(Keman ,gırnata (klarnet), darbuka ve davul) ile bu kıyıda bu aletleri çalmaya
uğraşırlar belirli bir şekilde öğrendikten sonrada bir kaçı bir araya
gelerek o günlerin moda şarkılarını çalıp söylerlerdi. Bu arada yanlış
yapan olunca onu hemen fark ederek doğru çalması için uyarırlar o yanlış
yapılan yer üzerinde çalışılır ve tekrar kaldıkları yerden devam
ederlerdi. Bunların içerisinde bugünün meşhurları Çanakkaleli, kardeşler
v.s gibi kişiler vardı. Bende duvarın üzerinde bir kıyıya oturur bunların
çalışmalarını izlerdim. O zamanın meşhur şarkısı (Sevda yüklü
Kervanlar) Hoşuma giderdi. Yine o zamanlar Kara Hasan tabir edilen bir gırnata
(Klarnet) ustası vardı ki anlatılamaz. Düğünlere onun çağırılması ve
Kara Hasanın bunu kabul ederek o düğünde çalması gerçekten bir ayrıcalık
idi. Onun olduğu düğünlerde her kes gerçekten doyardı müziğe ve o
zamanki köy düğünlerinde hiç uyumadan üç gün klarnet çaldığı söylenirdi
görenler tarafında. Az evvel yukarıda bahsettiğim çalgı antrenmanları
yapanların birkaç sanırım onun çocukları idi. Bunlardan biriside yine pek
emin değilim ama adı Engin idi ve babası gibi büyük bir klarnet ustası
olarak Çanakkale adını Almanyalara kadar götürmüştü. Yukarıda anlattığımız
küçük çalgıcılar kısa bir çalışmadan sonra oyun havası çalmaya başlayarak
kendileri gibi etrafı da neşelendirirlerdi hem çalıp hem söyleyip hem de
oynayarak. Seyretmekte olan kız çocuklarda kendilerinden geçercesine
oynayarak etrafı neşeye boğarlardı. Mademki bu mahalleye geldik o zaman
burası ile ilgili birkaç gözlemimizi aktaralım. Bir kere her zaman müzik
ile yaşayan bu insanlarımız çok sık olarak birbirleri ile kavga ederler di.
İşte bu kavgalar tam seyirlik bir oyun halini alırdı. Her iki tarafta bir
birlerine çingene diye hitap ederler ama kendilerinin çingene olduğunu kabul
etmezlerdi. Aklımda kaldığı gibi bu tür bir kavgayı aktarmaya çalışayım.
Kavga genelde çocukların kavga etmesinden dolayı çıkardı. Birisinin çocuğu
bir diğerinin çocuğuna vurunca ve o çocukta eve gelerek bu olayı annesine
aktardığında kavga başlardı. Bu kavgalara genelde erkekler karışmaz olay
sadece kadınlar arasında olur biter ve sonlandırılırdı. Bu arada çevredeki
bütün komşular kapının önüne çıkarak veya pencerelerinden olayı
izlerler zaman zamanda olaya haaa! Evet ! gibi tasdikler ile pasif olarak karışır
ama her neden ise iki tarafa da aynı cevabı verirlerdi. Kavga çocuğun olayı
annesine anlatması ile başlar demiştik ya olayı duyan kadın hemen kapının
önüne çıkarak !.
-Pis çingane sen kim oluyorsun da benim aslan parçası oğlumu dövüyorsun
diyerek olayı başlatır,
-O çocuk geleceğin en büyük artisti olacak eğer bir daha dokunursanız
sizin ağzınızı caaart! Diye yırtarım diyerek...! İlk hamleyi başlatırdı.
Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim çocukların isimleri genelde Cüneyt, Türkan,
Ayhan, Bahar, Belgin, Göksel v.s gibi artist isimleridir. Bu sataşmayı duyan
karşı taraf;
--Sen kimsin ki bana kafa tutuyorsun daa (daha) geçen gün gelip de benden
tencere istemedin mi şimdi bana bağırıyorsun be !.....
deyince öbür taraf
–Hoşt köpek ben senin o pis tencerene mi kaldım benim aslan gibi kocam bana
en iyisini aldı...!
diyerek hemen içeriye girer ve eline almış olduğu tencereyi havaya kaldırıp
gösterdikten sonra itina ile yan tarafta bir yere koyarak beklemeye başlardı
tenceresine sevgi ile bakarak.
--Hadi be senin sarhoş kocan ayağına don alamıyor ki bunu alsın kim bilir
nereden çaldı.
--Sen kendi kocana bak. Da aaa..(daha) yeni çıktı mapıstan (hapisten), ırsızlıktan
(hırsızlıktan) yatmadı mı altı ay. Komşulara dönerek üyle değil mi marı?
Olayı seyretmekte olan komşular başlarını sallayarak tasdik ederler
--Benim kocam ırsızlıktan değil kavgadan girdi bikerem içeri. Komşulara dönerek
üyle değil mi marı?...
Komşular hiç seslerini çıkarmadan başlarını sallayarak tasdik ederler
olayı tekrar.
--Tabi ya çaldıklarını paylaşamayıp kavga ettiler de ondan girdi mapısa.
Kavga bu şekilde sürer gider di bir süre, daha ne cümleler kullanılırdı
anlatılamaz ama bu kavga devam eder iken olayın en ilginci az evvel kavgayı
başlatan çocuklar tekrar bir araya gelerek oynamaya başlamışlardır bile. O
zamanlar bu mahalleye Polis bile giremez derlerdi. Ne kadar doğru olduğunu
bilmiyorum ama ben çok kereler geçmeme rağmen hiç kimse tarafından rahatsız
edilmedim. Mahalle içerisinde çok sık olarak kavgalar olmasına rağmen
yinede birbirlerine oldukça bağlı insanlardır. İçlerinden birisi hastaneye
yattığında veya karakola düştüğünde bütün mahalle bir an önce oraya
koşarak yapabileceklerini yaparlardı. Eğer o kişi karakolda ise onu
kurtarmak için bütün imkanlarını kullanırlardı. Eğer hastanede yatan
olursa olayı ilk duydukları anda hemen hastaneye koşarak onu ziyaret
ederlerdi. Hastaneye kadar normal olarak gelirler hasta kişinin kendilerini görebileceği
veya duyabileceği bir yere geldiklerinde yüksek bir ses ile ağlamaya dövünmeye
başlayarak sevgilerini gösterirler ve hastanın yanına çıkarak bilgi alırlar
idi. İşte bu durumda Polis bile durduramaz bir an önce ziyareti bitirip
gitmeleri için ellerinden geleni yapardı hastane personeli. Hastayı ziyaret
edip oradan ayrıldıktan sonra artık görülmeyecekleri yere gelince tekrar
eski hallerine dönerler ve şarkı söyleyerek devam ederlerdi yollarına.
İlginç bir anı ise şöyle aktaralım. Mahallelerinde yapılan bir evlenme
düğününde kına gecesinde kadınlar masalara kurularak içkilerini içerek eğlenirler.
Zaten her kes burada bir müzik aleti çaldığından çalgıcı problemi olmaz
ama olayın en ilginç olan yanı ise burada içki içerek eğlenmekte olan kadınlara
erkeklerin hizmet etmeleri hem de hiç şikayetçi olmadan ve güler bir yüz
ile. Evet bakın çevrenize böyle bir şeyi yapabilen var mı ve sizler
yapabilir misiniz. Sanırım aynı adetleri hala devam ediyor.
Bu mahalleye İtfaiyenin yanından ayrılan yoldan da gidilebilirdi. O zaman
Nalbantlar sokağı denilen yere gelirdiniz. Burada demirciler bulunurdu,
kocaman bir körük yardımı ile canlandırdıkları ateşte ısıtılan
demirlere nal şekli verilerek imal edilir daha sonrada buraya yakın olan
hanlarda bulunan binek hayvanlarının ayaklarına çakılırdı. Bu sokak içerisinde
büyük bir han vardı. Hayvan Oteli yani. Başka yerlerden gelen insanlar binek
hayvanlarını buraya bırakarak kendileri de üst katlardaki odalarda kalır
buradaki işlerini takip etmek için kullanırlardı burayı. Dolayısı ile
buralara yakın olarak bu tür nal yapan ve çakan nalbantlar bulunurdu ve sanat
icra ederlerdi. Sadece nal yapmazlardı elbet. O zamanlar çok kullanılan balta
ve nacak denilen kesici aletleri de yaparlar veya bunların tamirini gerçekleştirirlerdi.
Köylülerin kullandığı çeşitli el aletleri de buralarda imal edilirdi.
Hemen aklımıza gelenleri yazmak icap eder ise bunlar küçük ve büyük çapalar,
çoban köpeklerinin boynuna takılan dikenli tasmalar (ki bunlar gece arazide
konaklayan davarlara bekçilik eden çoban köpeği herhangi bir kurt saldırısında
yaralanmamak için takılırdı bu tasmalar. Çünkü kurt avının veya bu tür
kavga ettiği bir başka yaratığın boğazına saldırarak onu boğar), köstebek
tuzakları ve daha bir sürü şeyleri burada yaparlar ve satarlardı. Bu tür
bir nalbant dükkanını tarif etmek gerekir ise bir giriş kapısı olduğu
gibi hemen yanında kocaman bir pencere gibi bir şey bulunurdu. Bu pencere
yaklaşık olarak bir metreye iki metre ebatlarındaydı ve bu büyüklükte bir
tahta kapak ile kapatılır idi. Gündüz iş yeri açıldığında bu kapak
yere paralel olacak şekilde indirilerek sabitlenir üzerinde imal edilen malların
sergilendiği bir nevi tezgah görevi görürdü. Aynı zamanda bunun üzerine o
zamanlar çok kullanılan arabalar, katırlar,koyunlar inekler eşekler atlar
v.s için kullanılan aksesuarlarda bulunurdu. Bunlar genelde mavi bir iplik ile
örülmüş ve üzerine mavi nazar boncukları geçirilmiş bu hayvanları gütmek
ve kumanda etmek için kullanılan yular v.s gibi. malzemelerdi. Çeşitli boy
ve ebatlarda çanlar atların yanlarından sarkan ve hareket halinde güzel bir
görünüm sergileyen uzun renkli ipler ile örülmüş aksesuarlar. Bunlar
vitrin gibi kullanılan yerlere sıralanır buradan ihtiyaca göre sunulur idi müşterilere.
Bundan daha büyük bir han ise yalıda bulunurdu. Hemen yalı Camisinin yan
tarafında bulunan han diğerlerine göre daha büyük ve temiz görünürdü.
Diğerleri gibi at pisliği kokusu duyulmazdı burada. Daha çok buraya çalışmaya
gelenlerin kullandıkları bir otel havasındaydı. Bir oda içerisine dolan
insanlar toplu halde burada yatar barınırlardı. Geniş bir avlu ve bunun
etrafına sıralanmış bir sürü odalardan ibaretti. Bazen o kadar kalabalık
olurdu ki yaz günlerinde buranın ikinci kattaki balkon diyebileceğimiz kısımlardaki
koridorlarda bile yatanlar olurdu. Şimdi burada sizleri yanıltmayayım Bu
zamanlarda bahsettiğim yerlerde dışarıda yatanlar acaba kalabalıktan mı
burada yatıyorlardı yoksa sıcaktan mı bundan emin değilim. Yalnız
bahsedilen yerde yatan insanları gördüm. Buranın yıkıldığını
zannetmiyorum. Her halde turistik amaç ile kullanılıyordur şimdi. Umarım öyledir.
Çocukluk işte aklımda kalanlar bunlar.
Bulunduğumuz mahalle Denize yakın olmasına rağmen bizim ailelerimizin denize
gitmek ve girmek gibi bir huyları yoktu. Zaten babam itfaiyeci olduğu için
haftada bir gün eve gelerek izin yapabiliyordu. Bunun için ailecek denize
gitmemiz yok denecek kadar az oluyordu. Eğer gitmek istenirse mahalledeki
denizin yerine karşıya Kilitbahir’e gidilirdi gözlerden uzak olmak için
ama hiçbir zaman annemi denize girer iken görmedim ben. Neyse yaz günlerinde
mahallenin kadınları ile birlikte toplu halde denize gece gidilirdi. Deniz
kenarında Hiçbir ışık yok ve karanlıkta gidilir karanlıkta denize
girilirdi. Herhalde kimsenin görmesini istemiyorlardı. Kadınlar yanlarında
bir tane gaz lambası getirirler çok küçük bir ışık verecek şekilde
yakarak ışığında otururlardı. Kız çocuklar ve bazı kadınlarda üzerindeki,
kıyafetleri ile suya girerek garip hareketler yaparlardı suyun içerisinde
sanki yüzüyorlarmış gibi ama bu olay kıyıdan hemen birkaç metre ileride
ve suyun yüksekliği en fazla dizlerin üzerine çıkacak şekilde olurdu.
Suyun üzerinde yatarak bir elini yere koyup diğer kolu ile de kulaç atarmış
gibi yaparak yüzmeye çalışıyorlardı. Bu arada ağızlarını da sımsıkı
kapatarak başlarını bir sağa bir sola sallıyorlardı. Görenler yüzdüklerini
zannediyorlardı ama hiçte yüzme değildi. Biraz daha yaşlı olanlar denize
girerek az evvel bahsettiğimiz derinlikte oturarak her taraflarını ıslatıyorlardı.
Tabi ki giyinik olduklarını söylemeye hiç gerek yok. Çıkma vakti gelince
deniz kenarına kadar gelinerek açılan bir havlu içerisine sıkıca sarılarak
dışarıya çıkarlar ve kıyıda öylece beklerler idi. Eve gitme zamanı
gelince bu havlu ile gidilirdi. Bu deniz sefasına da “Banyo”derlerdi. Böyle
akşamlardan birisinde denizde bir cayırtı koptu.(Bu ifadeyi o günlerde ve Çanakkale
yöresinde hala kullanılan bir deyim olduğu için kullandım) Bizlere göre
oldukça büyük yani yetişkin kızlardan birinin bacağından oldukça fazla
kan akıyordu. Ne olduğunu pek bilmiyoruz ama kadınlar “balık çarpmış”
veya “balık vurmuş” işte böyle bir kelime kullandılar. Bizler etrafında
korku ve heyecan ile olaya bakıyor ve “yahu bu cam kesmesine benziyor” dediğimiz
zamanda bizi kimse iplemiyordu.
Bu en ufaklık anılarımda birde çarşı içerisinde meşhur hamam vardı. Bu
hamam Kurşunlu Camii sokağında idi ve hala burada bulunduğuna eminim. Çok küçük
olduğum için bir kere buraya gitmiştim annem ile beraber. Etraftaki kadınlar
ilk baştan biraz rahatsız olmuş olacaklar ki kinayeli olarak “Babasını da
getirseydin bari” diye laf atmışlar. Ama biraz zaman geçince bizlere alışmış
olacaklar ki oldukça rahat hareketler ile işlerine devam etmeye başladılar.
Annem beni yıkadıktan sonra giydirip soyunma kabinlerinin olduğu yere çıkardı.
Ben orada dolaştım durdum annemler gelene kadar. Bu gidişte mi idi yoksa daha
sonraki bir gidişte mi idi teyzemin kızı C..... annesi ile beraber hamama
gidip akşam eve geldiklerinde: Eniştem eve gelince C..... koşarak “baba biz
bu gün hamama gittik” der eniştem de “aferin benim kızıma” der. C....
hemen önemli olan asıl konuyu aktarır.
- Kadınlar bacaklarının arasına kireç sürüyorlardı ammaaaaa.!!!!!!!!!.....
Artık okul zamanı gelip çatmıştı. İlk okula başladık. Şimdiki Barbaros
Hayrettin Paşa İlk Okulu o zamanlar Harmanlık İlk okulu diye geçiyordu.
Okul vardı ama çok küçük idi. Yan tarafında kurulu olan teneke barakalarda
ders yapmaya çalışıyorduk. Ben okula başlamadan önce teyzemler bu okula
devam ederler iken o zamanlar okul tam gün olarak yapılmaktaydı. İşte
teyzemler öğle yemekleri için eve gelir iken veya akşam okul çıkışında
genelde ellerinde kocaman parlak bir kutu bulunurdu. Bu kutular üzerinde o
zamanın tabiri ile gavurca yazılar bulunurdu. İşte bu kutularda bazen süt
tozu, bazen Amerikalılara özgü Fıstık yağı denilen bir kahvaltılık
ezilmiş fıstık erimiş gravyer peyniri gibi yiyecek malzemeleri olurdu ve öğrencilere
bunlardan dağıtılırdı. Bizim okula gitmeye başladığımızda ise bizlere
süt ve kurabiye ikram edilirdi. Sınıflarda çeşitli kollar olduğu gibi
birde Beslenme kolu olurdu. Bu beslenme kolu ise kuvvetli öğrencilerden seçilirdi
sebebi ise süt güğümleri oldukça ağır olmaktaydı. Beslenme saati diye
tabir edilen zaman geldiğinde görevli öğrenciler mutfağa giderek süt güğümü
ile tatlı kek tepsileri alınarak sınıfa getirilirdi. Burada söylemeyi
unuttum sabahları okula gelir iken çatal ve bardaklarımızı da getirirdik
bir peçeteye sarılmış olarak. Bu malzemelerimizi çıkartarak sıramızın
üzerine serdikten sonra dağıtılan keklerden bir parça alarak bardaklar
elimizde süt sırasına geçerdik. Bardaklarımıza doldurulan süt ile beraber
keklerimizi yedikten sonra öğretmenden izin alarak lavaboya gider bardaklarımızı
yıkar ondan sonra tekrar dersimize başlardık. Çok uzun yıllar ben okulu
bitirene kadar da devam etti bu uygulama.İlk okulda iken öğretmenimiz bizlere
el işi tabir edilen bir ödev vermişti. Mademki Çanakkale’nin adı Çanak
çömlekten geliyor, o zaman sizlerde çömlekçilere giderek oradan alacağınız
çamurlar ile bir şeyler yapın getirin demişti. Şimdiki Futbol sahası
taraflarında çömlekçiler vardı o zamanlar. Her taraf kırmızıya çalan
sarımsı bir renk ile kaplıydı çömlekçilerin olduğu yer. Ben oraya
giderek bunlardan birisini buldum. Etrafta kümbet gibi bir şeyler vardı ve yıkılmıştı
çoğu. Gümbet’ten kastım yapılan malzemeleri pişirmek için kullanılan fırın
gibi bir şeydi ama yıkılmış sadece bir duvarı kalmıştı ayakta.Oldukça
harap bir yerdi genelde. Çalışanların bulunduğu yeri bularak geldim ve
kendilerinden bir miktar çamur istedim. Ne yapacağımı sorduklarında Öğretmenimizin
ödev verdiğini anlattım. Kocaman bir parça çamuru kopartarak verdiler. Eve
geldikten sonra bana oyuncak çıkmıştı. O çamur parçasına şekil vermek için
akşama kadar uğraştım ama ne yapacağıma karar veremediğim için yaptığımı
beğenmeyerek tekrar bozuyordum. En sonunda bir tane kale yapamaya karar verdim.
Kilit bahir denilen yerdeki Sarı kuleyi örnek alarak, ona benzeyen bir şey
yapıp zamanı geldiğinde götürdüm okula. Herkes bir şeyler yaparak getirmişti.
Bazıları o kadar güzel hayvan heykelcikleri yapmıştı ki öğretmenimiz
onları çok beğendi. Benim yaptığım kale ödevi pek tutmadı sizin anlayacağınız.
Daha sonraları bu çömlekçiler tamamen kalktı ortadan. Bir ara seramik esaslı
olarak hediyelik eşyalar yapan yerler vardı ama şimdilerde onlarında sayısı
azaldı sanırım. Halihazırda devam etmekte olanlar var ama bana göre yeterli
değil. Özel bir ilgi ile bu tür işlerin artırılması inancındayım. Tıpkı
bir zamanlar dünya çapında meşhur olan İznik çinilerinin ortadan kalkmasına
rağmen bir grup işletmeci bu işleri tekrar gündeme getirerek canlandırdılar
ve İznik eski günlerine kavuşuyor şimdi. Darısı bizim Çanakkale’nin başına.
Yine okuldan bahsetmek gerekir ise belirli zamanlarda okulun koridoruna bütün
öğrencileri toplayarak sinema filimi gösterirlerdi. Bu sinema gösterisinden
önce bir çizgi film olurdu. Tom ve Jerry macerasını pür dikkat izlerdik.
Daha sonra o günün önemi üzerine bir film olurdu. Bu bazen Verem savaş ile
ilgili bir öğretici film bazen de Yeşilay ile ilgili bir film olurdu. Biz bu
filmi de izlerdik ama aklımız Tom ve Jerry de kalırdı hep. Bu sinema gösterisi
öğleden sonraki son derse yakın gösterilirdi ve film bitince öğretmenler
ayrılarak evlerine giderlerdi. Bizde filimi oynatan görevliye hep bir ağızdan
tempo tutarak çizgi filimi bir daha göstermesini isterdik ve bunda da başarılı
olurduk. Bu çizgi filimi büyük bir dikkatle izler ondan sonra giderdik
evlerimize. Normal sinemalarda bütün Türk filmlerinin siyah beyaz olduğu bir
dönemde Renkli Tom ve Jerry filmini izlemek oldukça heyecan verici idi bizler
için. Bu filimin konusuna gelince Tom ve Jerry’nin bir Fransa macerası idi
ve Jerry'nin fazla şarap içerek daha doğrusu şarap fıçısına düşerek
sarhoş olarak başından geçen tatlı maceralar idi. 23 Nisan bayramından
sonra Şimdiki Kültür merkezinin bulunduğu yerde eskiden Belediye sineması
vardı işte buraya girer iken sağ tarafta bulunan bir binanın alt kısmında
çok büyük bir salonda öğrenciler için “BALO” verilirdi. Sanırım
Ziraat ile bir ilgisi vardı buranın. Bayramdan sonra bütün okullardan seçilen
öğrenciler burada toplanır masaların üzerlerine servis edilmiş olunan
kurabiye türü yiyeceklerden alır ve ikram edilen gazozu içerdik. Daha doğrusu
bu tür yerlere alışkın olmadığımızdan ne ve nasıl yapılacağını
bilemediğimizden ayıp bir şey yaparız diyerek utanıp dokunamazdık ikram
edilenlere. Çünkü evden çıkar iken ailemiz sıkı sıkıya tembihlemişlerdi
bizleri orada aç gözlülük yapıp yiyecek içeceklere saldırmayın diye.
Dolayısı ile masaların üzerine konulanlar uzun süre orada kalınca etrafımızda
dolaşarak bizleri ortama uydurmaya çalışan öğretmenlerimizce yiyip içmeye
zorlanınca birer tane kurabiye alıp içecekten de küçük bir yudum alarak
tekrar beklemeye başlamıştık. Burada çeşitli konuşmalar ve şiirler
okunduktan sonra çok güzel bir müzik eşliğinde (daha sonra bunun Vals olduğunu
öğrendim) öğrenciler öğretmenlerin yönetimi ile kalkarak eşli olarak
dans etmeye başladılar. Tabi ki bizlerde kaldırıldık dansa. Bir öğretmenimizin
elinden tutarak getirdiği kırmızı saçlı çiş kokan bir kız ile elimizi
tutuşturarak. Bahsettiğimiz gibi çok uzun bir salon demiştik ya işte bu
salonun yan ve orta taraflarına masalar konularak aralarında bir boşluk bırakılmış
idi ve biz öğrenciler eşimiz ile birlikte sözde dans eder gibi bir sağa bir
sola hareketler yaparak bu salonu dolaşıyorduk baştan başa bir kaç kez.
Toplu halde getirildiğimiz için kapıda bekleyen görevli olduğundan dışarıya
çıkamıyor BALO’nun bitmesini bekliyorduk. Biraz zaman geçince alıştık
herhalde buradan ayrılmak istemedik. Çünkü tabaklarımızdakiler ve içeceğimiz
bittiğinde hemen yenileri ikram ediliyordu. Bizler için çok ilginç ve uzun yıllar
anlatılacak bir olaydı. Akşam toplu halde okula dönülünce bizlerde
evlerimize gelmiştik. O gün yaşadıklarımızı evde anlatıp nasıl dans
ettiğimizi de kucağımıza aldığımız bir süpürge ile gösterince,
evdekiler misafir geldiğinde çok sık olarak “Haydi nasıl dans etmiştin göster
bakalım”der bende kapının arkasında bulunan süpürgeyi alarak göstermeye
başlardım masanın etrafında dolaşıp kollarımın arasındaki süpürgeyi
dans edermiş gibi sallayarak. Şimdilerde bu tür baloların yapıldığını
hiç zannetmiyorum ya İnşallah yanılıyorum.
Bu okulda ders yaptığımız sınıflar barakadan yapılmış demiştik. Bu
barakalar yarım yuvarlak bir şekilde idi ve etrafı sac ile kaplıydı. Bundan
dolayı yazın çok fazla sıcak oluyor kışında çok fazla soğuk oluyordu.
Soba devamlı yanmasına rağmen bana mısın demiyordu. Daha sonra bu barakalar
yıkılarak yerine yeni binalar yapıldı ama ben bu soğuk barakalarda iki yıl
ders yapmıştım bile. Okula gider iken evden kucağımıza verilen bir kucak
odun ile okula gidiyorduk ve o günkü yakacağımız odunları evden taşıyorduk.
İşte böyle bir kış günü hastalandım. Eve kadar geldim ama kendimde
merdivenleri çıkıp kapıyı çalacak güç bulamadım. Merdivenlere çantamı
koyarak üzerine de başımı koydum ve orada kalakaldım. Kim bilir ne kadar
sonra annem dışarıya çıktığında mı buldu beni yoksa geçen komşulardan
birisimi beni görerek haber verdi bilmiyorum fakat bir komşunun haber verdiği
daha çok aklıma yatıyor nedenine gelince bazı konuşma aralarında işte bak
senin kapıda yatıp kaldığını haber verdilerde biz seni içeriye aldık
gibi konuşmalar hatırlıyorum. Bu hastalık esnasında sanırım, hastanede
yattığımı hatırlıyorum. Bu arada ne olduysa yanıma refakatçi vermediler.
Ben tek başıma hastanede bir hafta kadar yattım. Bu hastanede yatarken
unutamadığım iki önemli olay vardı.
Birinci olay :
Bir gün sabahleyin doktor kontrol edip gittikten sonra etrafta bulunan insanların
kullandığı kelimeler dikkatimizi çekmişti. Bu bahsettiğim gün, eski Pazar
yeri meydanına birkaç gün evvel kurulmuş olan bir dar ağacında birisini
asacaklarmış. Azılı bir mahkummuş ve idamına karar verilmiş. Daha sonra
bu konuşmalar kesildiği gibi etraftaki insanlarda azalmaya başladı. Oldukça
bir zaman sonra bu kişiler etrafta görünmeye başladılar. Anlattıklarına göre
olay gerçekleşmiş ve adamı asmışlardı. Tekrar bu konuşulan olay içerisinde
aklıma takılanlar; sözde masum imiş de bütün deliller onun üzerine imiş
boş yere asılmış, hatta astıkları zaman ip iki defa kopmuş ta üç defa
kopsaymış affedilmesi gerekiyormuş ta falan diye anlatıyorlardı. Doğru
olduğunu zannetmiyorum. Burada bir kişinin asılarak idam edildiği doğru ama
anlatılanların ne kadarı doğru bilmiyorum.
Şimdi ki Kız Meslek lisesinin olduğu yer, eskiden postane meydanı diye anılırdı.
Burası boş bir meydan idi. Tam karşıda garaj bulunurdu. Postane olarak
kullanılan baraka gibi bir yer vardı. Oldukça ufak bir yer olarak aklımda
kalmış birde içeriye girdiğinizde tabanlarda tahtadan yapılmış idi. Oldukça
karamış ve eskimiş tahtalar üzerlerine basıldığında acayip sesler çıktığı
gibi bir miktarda toz çıkmaktaydı. İşte bu boş alana zaman,zaman gösteri
amaçlı çadırlar kurulur bazen de böyle halkın görmesi ve ibret alması için
adam asma işlemleri yapılırdı. Gösteri amaçlı çadırlarda bazen o
zamanki adıyla sihirbazlık gösterileri yapıldığı gibi bazen de
-Şimal Denizinin hayvanları burada veya daha evvel hiç görmediğiniz
hayvanlar diye bağırılarak müşteri çekilmeye çalışılırdı. Bir defasında
bizde gitmiştik. Çok kocaman bir boa yılanı konulmuş olduğu cam kafesin içerisinde
sessizce yatmaktaydı. Sahibi olan kişi eğer elleriniz terliyor ise bu yılana
bir dokunun bir daha elleriniz terlemez diyerek bizleri dokunmaya davet
ediyordu. Daha çok evde çeyiz işlemekte olan genç kızlara hitap ederek
gelin dokunun bir daha ellerininiz terlemez diyerek bizleri davet ediyor bir
yandan da kendi rahatça hayvana elini sürmekteydi. Bizler (yanımızda
teyzemler falanda vardı ) kendimizde yeterince cesaret bulmuş olacağız ki yılana
dokunmak üzere tam elimizi uzatmış yılanın soğukluğunu avucumuzda duymuştuk
ki; Ciyaaaaak ! diye kuvvetli bir ses duyunca kalbimiz duracak gibi oldu
korkudan. Tam yılanın üzerine asılı bulunan kocaman ve beyaz renkli bir
papağandı bağıran ama biz haddinden fazla korkmuştuk. Çadır sahibi de
hayvanı azarlayarak kafesi dışarıya çıkardı ama biz bir daha orada hiçbir
şeye elimizi süremedik. Bir küvet gibi nesnenin içerisinde bir tane fok balığı
vardı ve suyun içerisinde buz kalıpları yüzüyordu. Timsahı da o gün ilk
defa görmüştük ama bizi en çok etkileyen kocaman bir Pelikan kuşu idi. Ağzını
açarak bir kova suyu döküyorlar daha sonrada kuş suyun tamamını dışarıya
kovaya çıkarıyordu. Mademki, gösterilerden bahsediyoruz o zamanlar çok meşhur
olan “Motosiklet Üstüvanesi” denilen gösteri idi. Bunu tarif etmek
gerekir çünkü çok uzun zamandır bu tür gösterileri yapanlar kalmadı. Ağaçtan
yapılmış yuvarlak şekilde yüksek bir fıçıya benzeyen bu üstüvane
denilen yerin içinde bulunan motosikletler buranın düz duvarında süratle
giderek gösteriler yapmaktaydı. Yüksek olarak yapılmış bu yerin en üst kısmında
seyircilerin dikilerek aşağıdaki gösteriyi izlemeleri için yapılmış
balkon gibi yerler vardı ve bu üstüvanenin etrafını sarmaktaydı çepeçevre.
Buraya çıkmak için yan taraflarda merdivenler bulunmaktaydı. Giriş yerinde
büyükçe bir masa gibi şeyin üzerine konulmuş olan döner boruların üzerine
bir motosiklet konulmuş ve burada motosikletin tekerleklerinden almış olduğu
hareket ile borular dönmekte ve motosiklette bunların üzerinde tekerlekleri döndüğü
için ayakta kalmaktaydı. Bu motosikletin üzerinde gösteri yapan genç bir
adam vardı. Deri kıyafetler içerisinde motosikletin üzerinde kah oturarak
kah ayakta çeşitli numaralar gösteriyor ve en heyecanlı yerinde olayı
keserek içeriye davet ediyordu herkesi. Ortalama olarak akşamüzeri başlamaktaydı
gösteriler ve gece bütün hızı ile devam etmekteydi. Bol renkli ışıkların
altında yüksek bir ses ile çalmakta olan müziklerin yanında reklam amacıyla
yapılan çağrılar duyulmaktaydı. Ölüm üstüvanesi diye adlandırılan bu
yerde motosikletlerin düz duvarda yaptıkları gösteriler anlatılıyordu.
Girişin hemen yanında çok büyük bir bez üzerine yapılmış bulunan üstüvane
içerisinde düz duvarda gezmekte olan deri elbiseli birisi resmedilmişti.
Bilet alarak merdivenden yukarıya çıkan insanlar aşağıda başlayacak olan
gösteriyi beklerlerdi sabırsız olarak. Seyirciler yeterli sayıya ulaşınca
gösteri başlardı ve en aşağıda bulunan bir motosiklet çalıştırılır
ve üzerindeki kişi tabanda birkaç tur attıktan sonra yeterli hıza ulaşınca
duvara tırmanarak burada dolaşmaya başlardı büyük bir gürültü ile
birlikte beyaz dumanlar çıkartarak. Merkez kaç kuvveti ile burada hareket
edebilen motosiklet dairesel hareketler ile dolaştığı gibi aşağı yukarı
hareketlerde yapabiliyordu. Bu gösteriler esnasında bazen ellerini didondan bırakarak
yan tarafa doğru açıyor ve ayrı bir heyecan katıyordu gösteriye. Kısa bir
molanın ardından aynı motosiklet tekrar gösteriye çıkıyor ama bu defa kısa
bir süre sonra ikinci bir motosiklet de içeriye girerek iki araç birden başlıyorlardı
gösteriye. Bunun ardından araçlardan birisi gösteriyi bırakarak aşağıya
iniyordu. Kısa bir süre sonra öbür araçta aşağıya iniyor ve aşağıya
gelen bir bayanı motosikletin arkasına alarak tekrar başlıyordu gösteriye.
Yine birkaç tur attıktan sonra arkada oturan bayan ellerini yana açarak
tutunmadığını gösterir iken motosikleti kullanan kişi deri ceketinin
koynundan çıkardığı bir Türk Bayrağını yüzüne koyarak ellerini iki
yana açıp o şekilde dolaşmaya başlıyordu. Motosikletin hızından dolayı
bayrak o kişinin yüzüne yapışıyor düşmüyordu. Bayrak çıkınca
seyircilerden çok büyük bir alkış kopuyordu. Aynı zamanda programın bitişi
anlamındaydı bu bayrak çıkarma olayı. Yine o tarihlerde gösterilerde
Bayrak temasına önem verirlerdi ve bu olay her zaman oldukça ses getirir halkı
mutlu ederdi. Daha sonra bayrağı yüzünden alan gösterici motosikleti aşağıya
indirerek gösteriyi bitiriyordu. Seyirciler aşağıya indikten sonra yeni bir
seyirci gurubunu yukarıya çıkarmak için tekrar başlıyordu reklamlar ve
anonslar. Bu tür gösteri artık yapılmıyor demiştik. Tamamen eskide kaldı
ama daha evvel seyretmeme rağmen geçenlerde T.V de gösterilen bir Türk
filminde bu konu işlenmişti ve oldukça güzel bir şekilde aktarmaktaydı gösteriyi.
Sanırım Türkan Şoray ile Murat Soydanın bir filmi idi. O gün para amaçlı
çevrilen bu film bu gün bir belgesel niteliğinde artık. Bu gösteri o
zamanlar gerçekten çok popüler idi ve bu gösteri günlerinde köylerden
gelenler oldukça çok olmaktaydı ve akşam olunca buraya gelerek gösterileri
izlerler ve daha sonra geriye dönerlerdi. Bu alanda çok önemli olaylar gelişirdi.
Bu çadırların bulunduğu alandan bakıldığında Atatürk heykelini rahatça
görebilirdiniz. Hiçbir engel yoktu önünüzde. O zamanlar Atatürk heykeli şimdi
bulunduğu yerde değildi. Şu anda bulunduğu yerden yaklaşık olarak elli
metreden daha ilerideydi denize doğru ve heykelin şu anda bulunduğu yerde
okulların öğrencileri, sıralanarak resmi geçit için sıranın kendilerine
gelmelerini beklerdi. Ben elli metre olarak yazdım ama bu rakam yaklaşık
olarak verilmiş bir rakamdır. Öğrenciler bahsedilen yerde sıraya geçtikten
sonra heykelin yanlarında bir yerde Askeri bando sıralanır ve bayram boyunca
buradan müzik ile eşlik ederlerdi törenlere. O zamanlar Aslan baba denilen yaşlı
ve oldukça şişman olmasına rağmen son derece sevimli ve sempatik bir bando
şefi Astsubay (yani o zamanların tabiri ile başgedikli) vardı. Bütün çocukların
yol kenarına sıralanarak tezahürat yaptıkları bir tip idi. Bayramların
haricinde hafta sonları Hükümet Konağı önündeki direğe bayrak çekme
merasimi esnasında aynı tezahüratı gösterirdi çocuklar. Nerelerden
nerelere atlatıyor hatıralarımız bizleri. Bayramları buradaki Cumhuriyet
meydanında kutlamanın bambaşka bir güzelliği vardı. Halk ta bu törenlere
katılır ve kalabalık arasında bayramlar coşku ile kutlanırdı. Birde halk
resmi geçitlere katılan okullarda okuyan çocuklarını veya akrabalarını görmek
gençlerde birbirlerini görmek amacıyla katılırlardı bu merasimlere. Bütün
çocukların ellerinde kağıttan yapılmış bayraklar olur ve resmi geçitler
izlenirdi. O zamanlar bu türlü faaliyetlere oldukça büyük ilgi vardı. İlk
okul beşinci sınıfta iken 23 Nisan bayramında ben Efe kıyafeti ile katılmıştım
bayrama. Bildiğiniz gibi hazırlıklara günler evvel başlanırdı. Herkese şiir
okutularak içinden seçme yapılır daha sonra diğer okullar arasında yapılırdı
bu seçmeler. Öğretmenimiz bizlere; eski kıyafet denilen giysilerden bulanlar
var ise bayrama o kıyafet ile çıkacak demişti. Bende anneme bunu anlatınca
Özbek köyüne gider buluruz dedi ve köye gittik. Kimden aldık hatırlamıyorum
ama birisinden bulduk. Üzerime uydurmak için gerekli ayarlar yapıldı
elbisenin özgün yapısını bozmadan. Bu, üzerinde altın rengi sırmalar ile
işlenmiş bir kısa şalvar, Kolları omuzlarından itibaren yırtmaçlı ve
arkaya sarkan bir cepken denilen yelek ve kocaman eğri bir pala. Bacaklarda
ayaktaki ayakkabı ile birlikte diz altına kadar bacakları kapatan bir tozluk
kafada bir fes üzerine sarılmış renkli tülbentler ile çok güzel bir başlık.Evde
hazırlanan bir gömlek ile kıyafet tamam olmuştu. Bayram günü kullanmak için
birde mantar tabancası koymuştum belime. Bayram günü bu kıyafet ile resmi
geçide katılmıştım. Benim gibi eski kıyafet denilen elbiseler ile katılanlar
çok olmuştu kızlı erkekli olarak. Geçit esnasında tam Valinin önüne
gelince tabancalarımızı çekerek havaya doğru patlatmıştık bizden önce
merasime katılan Gazileri örnek alarak. Vali Beyde bizleri ayağa kalkarak
selamlamıştı bizler önünden geçer iken. Yanımdaki diğer öğrenciler
ellerindeki tabancaları seri bir şekilde doldurup patlatır iken ben ise ancak
iki tane patlatabilmiştim. Çünkü daha fazla mantar alacak param yoktu. Hayat
pahalıydı o zamanlar ve fazladan mantara para verecek halimiz yoktu. İki tane
yeterdi patlatmış olmak için. Ne anlatır iken nerelere geldik. Bizi
etkileyen adam asma olayını sizlere anlatmak ister iken nerelere kadar gittik.
Bu olay beni etkilemiş olmalı ki ne zaman bir hastane olayı yaşasam yada
buna benzer bir olay aktarılsa bu zavallı hep aklıma gelir. Ben gidip görmedim
ama gidenler dönüşte hep anlattılar hem de yukarıdaki verdiğim örnekleri
aktararak. Çok uzun seneler sonra gittiğim bir yerde bu olayın o gün çekilmiş
bir resmini gördüm. Ama neresi ve kim idi hatırlamıyorum. Bir ele geçirir
isem bu yazıya eklemeyi düşünüyorum. İşte bu alan o zamanlar çeşitli işlere
yaramaktaydı ve hemen yanındaki Hastaneye dik olarak uzanan cadde üzerinde de
Pazar kurulmaktaydı. Bu pazarda genelde köylü vatandaşların getirdiği
sebze ve meyveler bulunur bunu süt ve sütten yapılmış ürünler takip
ederdi. Topraktan yapılmış büyük kavanozlar içerisinde yoğurtlar
bulunurdu. Birde kocaman bir çınar yaprağı üzerine dökülerek şekil
verilmiş Çam sakızı bulunurdu. Çiklet her yerde bulunmasına rağmen büyüklerimiz
bu sakızı tercih ederlerdi. Biz çocuklar için tadı biraz acı olmasına rağmen
gene de ara sıra çiğnemeye çalışır idik. Yalnız bu diğer çikletler
gibi şişirip patlatmaya müsait değildi. Yalnız kadınlar satmak için önlerine
sıralı olarak dizince koyu yeşil renkli çınar yapraklarının üzerinde bal
renkli görünümü ile hoş bir manzara çıkardı ortaya. Pazardaki Meyveler
genelde zamanı geldiğinde Kepez köyünden gelirdi. O zamanlar buranın meyve
bahçeleri çok meşhur idiler. Dallarından toplanan taze sebze meyveler pazara
getirilerek burada satılırdı KEPEZ köyünün bunlar diyerek de reklam yapılır
idi hani. Daha sonraları meyveleri Çanakkale dışına göndermeye başlayınca
bunlar pazara pek inmez oldu. Toplananlar hemen gönderiliyordu çünkü. Burası
ile bir anı aktaralım bakalım. Bir hafta sonu Süleyman eniştem ve ailesi
ile birlikte bir ahbaplarının teknesi ile denize açılmıştık. Amacımız
karşı taraflarda muhtemelen Havuzlar denilen yere giderek hafta sonunu geçirmekti.
Her şey hazırlanıp sandala doluştuktan sonra hareket ettik. Boğazın
ortalarına bir yere gelince şiddetli bir rüzgar esmeye başlayıp oluşan
dalgalardan bizim motora su girince deniz üzerinde hareketsiz kalmıştık.
Yalnız tekne sahibi kişi oldukça usta bir balıkçı idi. Bu arada kendisini
saygıyla analım. Yunus abi diyorduk kendisine. Küreklere asılarak rüzgarın
esintisinden faydalanma yoluna gidip tekneyi güç bela Kepez burnuna doğru çevirerek
kürekler ile yol almaya başladık. Büyük bir balıkçı teknesi olmasına rağmen
küreğe gelen bir tekne idi. Uzun uğraşlardan sonra Kepez burnunun oralarda
bir yerde karaya çıkarak hafta sonu tatilini burada yapmaya karar verdik. Akşama
kadar burada eğlenip getirdiklerimizi yedikten ve oylandıktan sonra akşam Çanakkale’ye
dönmek için Kepez bahçelerinin içinden geçerek yürüyerek Kepez köyüne
gelip oradan bulduğumuz bir araç ile eve dönmüştük. Şimdi bu olayın
burada ne alakası var diyeceksiniz. Şöyle ki yürüyerek Kepeze gider iken
bahçelerin içerisinden geçerek etrafı iyice inceleme imkanımız olmuştu.
Meyve ağaçlarının arasından geçerek yürüyorduk ve bu bahçelerde çalışan
insanları görmüştük. Her taraf yemyeşil meyve ağaçları ile doluydu.
İşte burada yetiştirilenler Çanakkale’ye getirilerek pazarda satılıyordu.
Şimdi ki Pazar yeri çok sonralar kurulmaya başlamıştı.
Dedik ya eskiden bu meydanda gösteriler yapılır idi. Burada gösteriler yapılır
iken birisi elindeki meşaleye doğru üfleyince kocaman bir alev topu etrafı
sarıyordu. Bu benim hem hoşuma gidiyor hem merak ediyor hem de korkuyordum.
Bunu izler iken, adam elindeki küçük bir şişeden bir şey içiyor daha
sonrada bunu o meşaleye doğru püskürtüyordu. Şişenin içindekini içmiyor
daha doğrusu ağzına alıyordu ve sonra bir kenara bırakıyordu bu şişeyi.
İşte tam bunu bir kıyıya bıraktığında ben hemen giderek şişeyi aldım
ve kokladım. Bu bildiğimiz Gaz Yağı idi. Tamam öğrenmiştim. Eve geldikten
sonra bunu denedim ve başardım ama her tarafım gaz kokmuştu. Ağzıma aldığım
bir miktar gaz yağını, elimde tuttuğum meşaleye doğru püskürtünce
kocaman bir alev topu oluşuyordu havada. İlk zamanlar tam manası ile başarılı
olamadım ama deneyerek çabucak öğrenmiştim. Yalnız bunu evin bahçesinde
kimse yok iken yapıyordum annem görse herhalde sopa ile kovalar idi. Birazını
da yutmuş olmalıyım ki motor feci halde bozuldu. Tuvaletten çıkamadım.
İkinci olay:
Ben hastanede yatarken beni etkileyen diğer olayda güneş tutulması idi. Hemşireler
ve hastalar evet işte güneş tutulması başladı gibi laflar ediyorlardı. Bu
arada bana bakan hemşire elinde bir cam ile geldi. Orada yakılan bir mum ile
yapılan bir isli cam ile herkes güneşe bakıyordu. Ben çok ufak olduğumdan
sesim pek çıkmıyordu. Bir zaman sonra hemşire bana dönerek bir daha kolay
kolay gerçekleşmez bu olaylar. Gel sende bak diyerek isli camı bana verdi.
Bende gözüme denk getirip bakınca Güneşin üzerindeki dünyanın yuvarlaklığını
bütün açıklığı ile gördüm. Hatta cam parçası bende kaldığından,
uzun süre bakarak gözlemledim olayı. Bunu hiç unutamam. 11 Ağustos 1999
tarihli güneş tutulması sırasında hemen bu olay aklıma gelmiş ve o
hastane gününü tekrar yaşamıştım.
Aynı hastalık zamanında sanırım, beni buradan alarak yine hastanenin bahçesinde
bulunan barakalara yatırdılar.Hastanenin şimdiki Polikliniklerinin olduğu
yerde eskiden barakalar vardı. Burada işte beni attıkları gibi hastaları
yatırıyorlardı ve kış günü olmasına rağmen ısınacak bir şey yoktu.
Şimdiki Hastane çok sonraları yapıldı. Dönelim gene konuya sözde bulaşıcı
bir hastalık varmış. Bu defa yanımda annem de vardı. Bizi bir barakanın içerisine
attılar. Annem durmadan ağlıyor.. Neyse akşam olunca kapıda Koca Süleyman
dedem belirdi. Beni kucağına aldığı gibi anneme de haydi yürü dedi. Kapıya
gelmiş olan bir Faytona binerek evin yolunu tuttuk. Dedem beni hastaneden kaçırmıştı.
Faytona bindiğimizi çok net hatırlıyorum. Beni battaniyelere kat kat sarmışlardı.
Kış günüydü ve kar yağıyordu. Annem ise;
”Doktor ile kavga ettik beni tersleyince bende karşılık verdim onun yüzünden
bizi barakaya attı” derdi hep. Nedendir bilemiyorum aklımda bu fayton ile
koca köprünün üzerinden geçişimiz var. Battaniyelerin arasına sarılmış
olarak koca köprünün üzerinden geçer iken aklımda boğaz tarafına bakmış
olmalıyım ki kar yağışı altında geçmekte olan bir geminin hayal meyyal görüntüsü
ile atların nallarından çıkan sesler idi. Artık faytonlar kalmadığı için
bu tıkırtıları duyamıyoruz.
Ben bilmiyorum hatırlamıyorum, burada hastalığıma bir teşhis koyamamışlardı.
Benim bacaklar tutmuyor ve üzerlerine basamıyordum. Kocakarı ilaçları yaptırmak
amacıyla beni boyuna gezdiriyorlardı. Aklımda kalan şimdilerde yerinde
bulunmayan Havacı çeşmenin (evin karşısında yol var şimdi. Çeşme o
yolun tam ortasında idi.) karşısında yaşayan ve at arabacılığı yapan
Mehmet amca bir fincanın içerisinde erittiği kırmızı bir çamuru dizlerime
sürerek bir şeyler okudu ve ben zaman içerisinde düzeldim. Bu arada doktorun
verdiği ilaçlara devam ediyordum ama. Artık daha bir dirençli idim. Neyin
iyi geldiğini bilmiyorum.
Koşuyor oynuyor yaramazlıklarıma devam ediyordum. Öyle ki herhangi bir şekilde
oyun için koşmaya başlasak beni kimse tutamıyordu. Okulda derslerim oldukça
iyiydi. Öğretmenler benden memnun idi ben de onlardan. Zaman zaman yaptığım
faaliyetler ile de takdirlerini topluyordum. Bu arada yaptığım bir Atatürk
resmi olay olmuştu. Öğretmen önce bu resmi alarak sınıf tablosuna asmış
daha sonrada okul panosuna asmıştı. Burada bu resmi benim yapmadığım söylenmiş.
Öğretmen bana yapıp yapmadığımı sordu. Ben kendi yaptığımı söyledim.
Kopya çekerek yaptın değil mi deyince hayır resmin üzerine koyarak kopya çekmedim
bakarak yaptım dedim. Madem öyle yap bakalım bir tane daha deyince ben hemen
orada karakalem olarak resmi çizdim ve boyamak içinde müsaade istedim. Öğretmen
gerek olmadığını söyledi. Yanlış hatırlamıyor isem daha başka öğretmenlerin
yanında birkaç defa daha yapmıştım. Yine bir 10 Kasımda bana bir şiir
vererek ezberleyip okumam istendi. Bende okudum. Ama herhalde o günün heyecanından
heyecanından olsa gerek ağlamaktan okuyamadım. İzlemeye gelen velilerde ağladı
bende ağladım öğretmenlerde ağladı. İlkokul günlerinden aklımda kalan
pek unutulmayacak olaylar yok gibi ama yinede hatırladıkça aktarırım. Sınıfta
zeki veya o zamanın tabiri ile çalışkan birkaç kişiydik. Hep bir çekişme
içindeydiler benimle. Sınav yapıldığında kaç alınmış alınması önemli
değil benim kaç almam önemliydi onlar için.. Hatta bir gün yapılan bir sınavda
benden bir numara aşağıya alan bir kız bir ders boyunca ağlayarak notunu yükselttirmişti.
Ben öyle saatlerce ders çalışmazdım. Okulda anlatılanlar benim için
yeterliydi. Birde verilen ödevleri hiç eksiksiz yapardım. Bundan amacım çalışmaktan
ziyade ertesi gün öğretmenin kontrol unda mahcup olma duygusundandı. Bundan
çok korkardım. Herkesin içerisinde azar işitmek bana göre değildi.Günler
gelip geçiyor hayat devam ediyordu. Bu arada daha baştan anlatmam gereken bir
olay da şuydu.
Ben okula kayıt yapıldığında adımın Hikmet olduğunu öğrendim. Herkes
bana Erhan derdi. Bu nasıl olmuştu. Babam askerdeyken çok samimi olduğu bir
arkadaşı varmış. Daha sonra ince hastalıktan ölmüş. Onun adımı
Erhan’mış yoksa o mu istemiş Erhan olmasını, tam bilemiyorum. Annemde
bana hamile iken Çanakkale’de hastaneye bir ziyarete gitmişler. O zamanlar köyde
oturulmaktaymış. Araç ta yok. Yaya olarak gelinip gidilmekteymiş. Belki de
yolun yorgunluğundan veya hazır hastane bulma duygusundan!!!! Sancılar başlayarak
orada kalmış ve sabaha karşıda ben olmuşum. Doğumdan sonra ebeler ilgili
bir kimse ararken Ayşe Teyze dediğimiz Özbek köyünden Koca bıçak Hasanın
karısına denk gelmişler. Doğum olduğu için olayın kayıtlara geçmesi
gerekiyor ismini ne yazalım demişler. O zamanki insanların cahilliğimi desem
yoksa ben büyüğüm bana sordular deyip büyüklenme olayımı desem her neyse
gidip anneme sorup ta “bu çocuğun ismini ne düşündünüz” demek yerine
yahu “biz ne için gelmiştik ne oldu vardır bunda bir hayır Allah’ın
Hikmeti işte adını Hikmet koyun demiş.Tabi ki kayıtlara bu şekilde geçmiş.
Eeeee! bundan sonra yapacak bir şey yok. Olay böyle işte. Daha sonrada kaydı
kontrol etmek olayı da yok. Çünkü nüfus cüzdanı kim bilir ne kadar sonra
alındı. Para yok. Köyden gelip de devlet dairesinde bu işleri kim takip
edecek. Zaten köylü devletten korktuğu için bu tür yerlere çok mecbur
kalmazlar ise gitmezler. Şimdi bu Ayşe teyzenin yani büyük teyzenin neden
etkili olduğuna gelince öncelikle ana ve babamın hayatlarından bazı örnekler
vermem gerek. Babam ilk okulu oldukça parlak bir sonuç ile bitirmiş. O
zamanlar öğretmeni olacak kişi babamın okuması gerektiğine ve bunun da
askeri bir okulda olmasına karar veriyor. Dedeme bu durumu bildiriyor. O
zamanlar asıl dedemiz yani Özbek köyünü kuran İbrahim dede çok fazla
zengin. Özbekistan dan buraya göç ederken getirdikleri altınların miktarını
bilen yok. Fakat elde tutmak yerine zevk ve safa ile yemeği tercih ediyorlar.
Anlatılanlara göre o tarihlerde yani babam çocuk iken büyük dedemler Çanakkale’nin
Özbek köyünde oturuyorlar, tuttukları özel bir araba ile İstanbul’a
giderek eğlenirlermiş ve aynı gecede tekrar geriye dönerlermiş. Babam 1929
doğumlu. Türkiye’deki arabaların sayılı olduğu bir zamandaki harcanan
paraya bakın. Bize de şimdi de dedelerimizin yaptıkları ile övünmek kalıyor.
Bizimkilere de fakirlik kalıyor. Bu arada baba dedem Kazım dedem babaannemden
ayrılarak başka birisi ile evleniyor. Köyden bir kız kaçırarak evleniyor.
Yeri gelmiş iken İbrahim dede köyün ağası imiş. Yeni evli iken anlatılanlara
göre evlendiği gece köye bir tanrı misafiri gelmiş büyük dede karısına
şu yatak yorganı hazırla da aldırayım ,tanrı misafirinin altına serelim
yatsın deyince karısı O benim çeyizim diyor. Büyük Dedemin ağzından çıkan
laf şu.”Toparla çeyizini” Ertesi gün karısının eşyalarını topladığı
gibi yanındaki adamlarına babasını evine bırakın diyerek gönderiyor.
Adamlar görevi bitirip geri dönerek dedeme teslim ettiklerini anlatıyorlar.
Dedem o gece giderek adını hatırlayamadığım bir köyden bir kız alarak atın
arkasına bindiriyor ve evleniyorlar. Bu olay hep anlatılırdı.
Babam ile babaannem yalnız kalıyorlar. Daha sonra Koca Süleyman denilen
kendisini çok sevdiğimiz dedem ile evleniyor. O da köyün kahvecisi. Babam
askeri okula gitmek istemiyor. Muhtar olayı Jandarmaya bildirmiş. Kafası çalışıyor
ve gariban köyde ziyan olacak gidecek. Onun için bu tür bir okula gitmesi
gerek diyerek. Babamı jandarmalar gelip zorla alarak askeri okula göndermeye
çalışıyorlar. Gideceği okul şimdiki adıyla Kuleli Askeri Lisesi. Köyden
kasabaya gelirken babam jandarmaya tuvalet ihtiyacı olduğunu söylüyor ve işini
görmek için girdiği bir çalının arkasından kaçıyor. Eğer bu olay gerçekleşmese
idi bu günkü yaşantılarında ve yaşantımızda bit çok şey değişirdi.
İşte kader bu herhalde. Günler böyle gelip geçtikten sonra yaşı gelince
araya girenler sayesinde annemle evleniyorlar. Evlilik olayından sonra
babaannemler ile yaşadıkları bir olaydan sonra evden kovularak bir kış günü
açıkta kalıyorlar. Daha evvelki satırlarda bahsettiğimiz Ayşe teyze
bunlara sahip çıkarak o gecelik eve alıyor. Daha sonrada oturdukları evin
hemen karşısında olan tek gözlü bir odayı kendilerine kalmak için
veriyor. Annemler işte bu odada kalmaya başlıyorlar. Ha! bu arada bir de eşekleri
var. Soğuktan korumak amacıyla o da aynı odanın içerisinde kalıyor.
Sabahleyin erkenden kalkan babam dağdan kestiği odunları Kaleye (Çanakkale)
getirip yüz yirmi beş kuruşa satarak kazanmış olduğu para ile yiyecek
giyecek bir şeyler alarak köye dönüyor. Köy Kaleye yaklaşık olarak altı
kilometre kadar. Dedik ya o zamanlar kar çok yağıyordu. Ayaklarına çarık
giyen babam soğuktan korunmak amacıyla annemin eski şalvarını yırtıp
ayaklarına sararak yoluna devam edermiş. Gün gelip bir gün yine Kaleye odun
getirip sattıktan sonra çay kıyısındaki itfaiyenin yanına eşeği bağlayarak
bir şeyler almak alış verişe gitmek amacıyla ayrılmak üzere iken daha
evvel tanıdıklarından birisi (Cangaloz İbrahim) babama seslenerek gel buraya
diyor. Bu itfaiyeye çalışmak için adam alınacak çalışır mısın deyince
babam da evet çalışırım diyor. Hemen orada hazırlanan bir dilekçe ile müracaat
ediliyor. İtfaiye amiri dilekçeyi imzalayarak git bunu belediye başkanına
imzalat gel diyor. Şimdi burası ilginçtir. Babam sorarak Belediyeyi buluyor.
Başkanın odası önüne gelen babam kapıdaki görevliye evrakları vermiyor.
Israr edince de bana itfaiye amiri bunu imzalat gel dedi. Sana verecek olsaydım
bana söylerdi onun için kendim vereceğim diyor. Neyse babamı içeriye alıyorlar.
Babamda kağıtları imzalatıyor ve başkan hemen git elbiselerini versinler işe
başla diyor. Neyse babam kendi tabiri ile Belediyeden İtfaiyeye giderken koşmaktan
bacaklarım kıçıma vuruyordu. Geç kalacağım diye korkuyordum diyor. İtfaiye
ye geldiğinde evraklara bakıyorlar ki işe alınmış gerekli kıyafetler
veriliyor. Bez sarılmış ayakların üzerindeki çarıklar çıkarılarak
iskarpinler giyiliyor. Babama haydi sen bu gün izinlisin evine git hem işe başladığını
haber ver hem de artık altı gün burada yatacaksın ona göre hazırlıklı
gelirsin deyince babamı gönderemiyorlar.
“Eğer gidersem yerime başkasını alırsınız” diyerek gitmiyor. Bu arada
köyden rastlamış olduğu birisine, o gün sattığı odunlardan kazandığı
parayı ve eşeği vererek al bunu köye götür eve de söyle ben iş buldum
bir hafta yokum diyor. Neyse köylüsü istenileni yerine getiriyor. Eve haber
veriliyor ama evdekiler sevinecekleri yerde korkarak üzülüyorlar. Nasıl bir
iştir ki ilk günden adam eve gelemez oldu. Bu arada köyde dedikodularda başlamış
zaten adam sabah gitti bir daha görünmedi. Hapse mi attılar ne oldu falan
gibi. Bu işin başlangıcı zaten hayatın bir dönüm noktası. Benden önce
doğmuş olan bir abim varmış. Yüzünü görmediğimiz abimizi de anmadan geçmeyelim.
Adını o günkü şartlara göre İbrahim koymuşlar. Köyde doğmuş. Annemin
anlattığına göre abim doğduğunda belinin üzerinde koyu renkli bir şişlik
varmış. Zaman içerisinde bu şişlik daha da büyümüş. Birkaç aylık iken
ölmüş. Senesine ben doğmuşum. Yani aramızda bir yaş fark varmış. Yine
annemin anlattığı bir anıdan bahsetmiştik ben Çanakkale’de hastanede doğmuşum
doğumdan sonra beni ilk defa annemin yanına getirdiklerinde ilk iş olarak
beni soyarak belime bakmış annem bakalım ölen ağabeyimdeki gibi bir şişlik
var mı belimde diyerek. Demek ki abimin olayından çok etkilenmiş. Yine üstüne
basarak anlattığına göre benim belimde, tam abimin belindeki şişliğin
olduğu yerde koyu renkli bir leke var. Bunu zaman içerisinde komşuların veya
ahbapların yanında anlattıktan sonra hemen beni yatırarak belimi açar ve o
noktayı gösterirdi herkese. Her kes o noktaya ellerini sürerek bakarlardı
acaba nasıl bir şey diye. Bu lekenin anlamını hamile iken bir şeyler almaya
daha doğrusu habersiz almaktan olduğunu anlatırdı. Örnek olarak Bana hamile
iken oturdukları evin bahçesinin yanında komşularının bahçesi varmış.
Onların tarafında bulunan bir bardak eriğinin dalları bizim bahçe tarafına
geçmiş ve üzerinde erikler varmış. Tam o ağacın olduğu yerde
babaannemlerin kocaman bir fırını vardı. İşte orada ekmek yaparlar iken
hamileliğin verdiği bir istek ile hemen elinin altına kadar uzanmış olan ağaçtan
bir erik kopartmış. Tam bu esnada babaannem içeriden pinet içindeki hamurlar
ile birlikte çıkınca annem hemen elindeki eriği arkasına saklamış. İşte
bundan dolayı benim belimde erik lekesi kalmış!!! İnanışları bu şekilde
idi. Ben daha başka bir yaklaşım buldum sanırım. Bazı yerlerde okumuştum.
Reakarnasyon diyorlar herhalde. Kelimeyi yanlış olarak kullanmış olabilirim.
Daha evvel vefat edenler tekrar dünyaya geldiklerinde üzerlerinde eski yaşantılarından
iz taşırlarmış mutlaka. Ne diyelim. Ölenlerin hepsine tanrıdan rahmet
dileyerek devam edelim anlatmaya. Bu arada ben olmuşum işte.Yaklaşık olarak
iki veya iki buçuk aylık bir ayrılıktan sonra Kaleye taşınılıyor ve yazının
başında hatırlamaya başladığım evden itibaren benim yaşantıma geçtik.
Günlerimizden aklımda kalan çay kenarında yakaladığım balıklar idi.
Babamın yanına itfaiyeye giderek çay kenarına iner akşama kadar oralarda
oyalanarak balık tutmaya çalışırdım ve bunda da çok başarılı olurdum.
Yalnız bir akşamüzeri tam köprünün altında balık tutarken yakalamış
olduğum iri bir balığı almaya çalışırken çaya düştüm. Su çok derin
değildi ama dip bataklıktı. Ben kalkmak için yere basınca oldukça derine
batmıştım. Neyse çok fazla debelenmeden kendimi kurtardım. O çamurlu
halimle babamın yanına itfaiyeye gidince babam beni kendi kullandıkları
banyoya sokarak yıkadı. Yaz günü olduğundan fazla bir problem olmamıştı.
İtfaiyenin hemen yan tarafında bir değirmen vardı. Sanırım Behzat’ın değirmeni
diyorlardı. Bunun değirmenin içinden akarak yolu bölüm geçen ve çaya ulaşan
bir akıntı vardı. Sanırım bu su, değirmenin soğutma sisteminde kullanılıyordu.
Temiz berrak ama ılık bir suydu. Kış olunca bu suyun aktığı yerden
buharlar çıkardı. İşte bu suyun çay ile buluştuğu yere de toprağı kazdığımız
zaman bol miktarda kurtçuklar çıkıyordu. İşte bunları kullanarak bol
miktarda balık tutabiliyordum. Artık marifet bendemiydi bu kurtçuklarda mıydı
yoksa balık çok olduğu için miydi karar verin. Çayda bulunan su oldukça
berrak idi ve her zaman yüzen balıkları görebiliyordunuz. Daha sonraları çaydaki
su yatakları oldukça değişti. Burada rahatça yüzülebiliyordu. Ortalarda
bazı kısımlarda oldukça derin kısımlar oluştu ki çocuklar köprünün
ayakları üzerine çıkarak buradan suya atlayabiliyorlardı balıklama olarak.
Bazen köye gider orada kalırdık ailece. Güzel havalarda Özbek köyüne yaya
olarak gider idik. Hastane bayırı denilen kısma doğru gidildiğinde Jandarma
alayının arkasından giden bir yol var. Bu yol hala kullanılıyor Karaca Ören
köyüne çıkar. Buranın içerisinden geçerek daha arkada kalan köye varırdık.
Köyün hemen girişinde bir çeşme vardı. Bu çeşmenin yanında Hamam
denilen bir eski yapı vardı ve bunun hamam olarak kullanıldığını hiç görmedim.
Çeşmenin başında böyle bir yapı olduğuna göre çok eski zamanlardan beri
burasının kullanılır olması gerekir. Burada ilk zamanlar kervan halinde geçen
develerin konakladıklarını hatırlıyorum. Daha çok eşeklerinin sırtına yükledikleri
tenekeden yapılmış su kaplarının içerisine su doldurup taşıyan Karaca örenliler
vardı. İlk zamanlar Karaca örenliler gelip burada su alırlar imiş. Özbekliler
yani büyük, büyük dedemler buraya göç etmişler. Devlet tarafından
kendilerine buradaki topraklar verilmiş. Karaca örenliler onların buraya
yerleşmelerini hiç istememişler bunun için geceleri buraya gelerek hayvanlarının
iplerini keserek salıverirlermiş veya tarlalarına zarar verirlermiş diye
anlatırdı annem. İşte bu çeşmeye gelince köye geldiğimizi anlardık.
Buraya oturur bir müddet dinlenir ondan sonra köye inerdik. İkinci bir yolda
daha ileride mezarlığı geçince tepeye tırmanılarak gidilen bir yol vardı.
Burası da köyün içerisine çıkardı. Buraya çalışan araba olmasına rağmen
genelde yürürdük annemlerle beraber. Bahsettiğimiz çeşmenin yanında bir
mezarlık vardı. Burası bizim aile kabristanlığımız idi. Babam biz ölünce
buraya gömüleceğiz derdi. Burada soy adı Özbek olanlar gömülebilirdi
sadece derdi.
Bu köyde miydi yoksa başka bir yerde mi görmüştüm. Tahtacı tabir edilen Türkmenler
vardı. Bunların kıyafetleri kendine özgüdür ve her zaman bu kıyafetlerini
kullanırlar. Kadınlar renkli ve üst üste giyilen bir çok kıyafet ile bir
renk cümbüşü yaratarak kendilerine yakıştırırlardı. Bunları bu yazının
yazıldığı zamana kadar Çanakkale pazarında zaman ,zaman görmek mümkündü.
İşte bu vatandaşlarımızın tahtacı olarak adlandırılması boşuna değildir.
Gerçekten işleri budur. Belirli zamanlarda etraftaki köyleri dolaşarak kışın
hazırlanan kalın tomrukları, sahibinin isteğine göre keserek tahta haline
getirirlerdi. Kocaman tomrukları, kendileri tarafından yapılan ayaklar üzerine
koyarak “Bıçkı” denilen testereler yardımı ile keserek tahta haline
getirilirdi. Bunları da köylüler işleyerek genelde bina yapımında kullanırlardı.
O zamanlar her tarafta odun ve tomruk gibi malzemeler çok fazla vardı. Fakat
yeterli makine ve araçlar olmadığından bunlar yüklenerek kasaba veya şehre
getirilerek kestirilemiyordu. İşte bu zamanlarda tahtacı denilen vatandaşlarımız
köyün hemen dışındaki genelde düven sürmek için kullanılan ve köyün
ortak malı olup “Harman Yeri “diye adlandırılan veya mal sahibinin gösterdiği
bir yere konaklayarak günler süren çalışmalar ile bu tomrukları tahta veya
istenilen ölçü ve kalınlıklara getirmek amacıyla uğraşır geceli gündüzlü
çalışırlardı. Kadın erkek fark etmez beraberce bu tomrukları kesmeye çalışırlardı.
Sabahın çok erken saatlerinde başlayarak akşam hava kararana kadar çalışırlar
eğer yapılan iş sadece tomruklardan kapak alarak kesmek işi ise bunu gece ay
ışığında da yaparlardı. Ölçülü ve düzgün kesim işlerini ise gündüze
bırakırlardı. Kocaman bıçkının başına karşılıklı olarak iki kişi
geçer ve bu bıçkıyı ileri geri çekerek kesmeye devam ederlerdi. Bu işler
karşılığında para alınıp verildiğini zannetmiyorum. Daha çok yiyecek buğday,yağ
küçük baş hayvan pekmez v.s gibi maddeleri karşılığında yapılırdı.
Gerçekten zahmetli bir işti.
Daha evvel bahsetmiş olduğum Koca Bıçak Hasanın başka bir yeri vardı çocukluğumda.
Bambaşka biriydi. Bir kere çok güzel Harmandalı oynardı. Bu günlere ait özel
bir kıyafeti vardı. Tam bir Ege efe kıyafeti idi bu. Özel elbiseler körüklü
çizmeler belde işlemeli saldırma falan. Düğünlerde özellikle çağrılarak
onun istediği Harmandalı Havası vurulur Koca Bıçak Hasan arka taraftan
Ehhheyyyt ! diyerek ortaya çıkar bütün köy sessiz sedasız onu seyrederdi.
Bu bahsettiğim köy elbette ki Özbek köyü idi. Bu düğünlerde birde orta
oyunlarına benzeyen bir oyun sergilenirdi. Eğer yanlış hatırlamıyor isem
Celil diye birisi vardı. Bu da köy fırınından yüzüne sürdüğü is karası
ile Arap şekline girer şimdi hatırlayamadığım bazı komik sözler ile
herkesi kırar geçirirdi gülmekten. Uzun bir sopanın üzerine at gibi binerdi
ve oyun bu şekilde devam ederdi. Oyunun sonuna doğru bu sopanın ucuna bağlanmış
olan paçavralar yakılır. Celil arka tarafından ateşler çıkan sopanın üzerinde
hızla düğün yerine girince köylü kırılırdı gülmekten. Kadın kılığına
girmiş erkekler de bulunurdu. Bu oyuna iştirak edenlerden bir erkek yine kadın
kılığına girmiş ve abartılı bir şekilde kırıtmakta olan kişiye
oynamakta olduğu oyun esnasında çeşitli hareketler ile beraber olmak için
çeşitli kıymetli hediyeler sunar fakat bayan kabul etmezdi. Bu hediyeler
kollarına bol miktarda bilezik ,boynuna birkaç sıra zincir kulaklarına küpeler
gibi şeylerdi ama kadın bunların hiç birisini kabul etmezdi. En sonunda
erkek olan parmağına yüzük takmayı teklif edince hemen kabul ederek boynuna
sarılıyor ve mutlu sona erişiliyordu yine oldukça abartılı olarak. Tabi bu
hareketler oyun havası tabir ettiğimiz müzik eşliğinde kıvrak dans gösterileri
ile yapılır, erkeğin teklifleri ve kadının bunu reddetmesi de oldukça
abartılı olarak figüre edilirdi. Kadınlar ve erkekler ayrı, ayrı yerlerde
olmalarına rağmen yinede bu gösteriyi birlikte izlerlerdi. Bu abartılı
hareketleri gördükçe erkekler katılarak gülerler ama kadınlar aynı şekilde
sesli olarak gülmezler başlarındaki örtünün bir kısmı ile yüzlerini
saklayarak gülmeye çalışırlar ve eğer kendilerini tutamazlar ise ya
arkalarını dönerler yada iyice yere eğilerek etraftan görünmemeye çalışırlardı
gülerler iken. Şimdi kalmadı bunlar. Burası köy meydanı denilen yerdi.
Bayramlarda burada bulunan kocaman ağaca uzun ipler ile salıncaklar kurulur köyün
genç kızları burada toplanarak sıra ile bu salıncaklara binerek şarkılar
söylerlerdi Bu şarkılar genelde mani(o zamanlar beyit denilen ) türden
olurdu ve daha sonra toplu halde türküler söylenir idi. Bu salıncağa binmiş
olan bir genç kızı bir delikanlının kuvvetli bir şekilde ittirilerek
salladığını hatırlıyorum. O zamanın tabiri ile salıncağı havalara uçurdu
denilerek bahsediliyordu bu tür sallanmalara. Bunu hatırlıyorum da o salıncaktaki
genç kızı kuvvetli bir şekilde sallayan kişinin o kızın kardeşimi yoksa
akrabası mı yada köyden başka bir delikanlımı olduğunu hatırlamıyorum.
Bu salıncak eğlencesinin mutlaka bir prosedürü vardır ve keşke hatırlayıp
ta aktarabilseydim buraya. İlerisi için iyi olurdu ,bilirdi herkes.
DÜĞÜNLER
Bu tür eğlence sünnet düğünlerinden sonra yapılırdı. Sünnet düğünü;
bir gece kına gecesi ertesi gün düğün ve kesme işlemi ile aynı gecede
Oturtma Gecesi denilen eğlence yapılır ve özenle hazırlanmış olan sünnet
yatağından, kesilen çocuk veya çocuklarda bunu seyrederdi. Evlilik düğününde
ise kına gecesi yapılır geç vakit herkes dağıldıktan sonra çerez gezmesi
denilen faaliyet başlardı. Bir iki parça çalgı ile beraber kadınlar ve kızlar
gelinin arkadaşlarını ve akrabalarını dolaşarak çerez toplarlardı.
Gittikleri evlerden bu gruba çeşitli çerezler ki bunlar genellikle kabuklu
tuzlu fıstık kuru üzüm leblebi gibi şeyler olurdu. Bu esnada etrafta bir
miktar delikanlı ki bunlar gelinin kardeşleri ile arkadaşları olur etrafın
güvenliğini sağlarlar fakat başka hiçbir şeye müdahale etmezler ve karışmazlardı.
Sadece toplanan çerezleri taşımaya yardım ederlerdi. Bu çerez gezme bitince
kadınlar ve kızlar gelin evine giderek toplanan bu çerezleri paylaşarak hem
yerler hem de eğlenceye devam ederlerdi. Kına yakmak ile ilgili olarak
aktarmak istediğim bir şeyde şudur. Gelinin eline kına yakmadan önce ipler
sarılarak şekiller verilir kına onun üzerine yakılırdı. Ertesi gün kına
çıkarıldığında iplerden dolayı kına deymeyen yerler açık renk olur kınalı
yerler koyu renk olurdu. Birde ele yakılan kına açıldığında yıkanmadan
evvel zeytin yağı sürülerek beklenirdi bir süre. İşte o zaman ellere yakılmış
olan kınalar siyaha yakın bir renk alarak çok daha güzel görünürdü. Ele
yakıldığı gibi kınalar ayaklarına da yakılırdı kadınların. Zaman içerisinde
tarlada çalışmakta olan kadınların kınalı ayaklarını görmüştüm. O
zamanların kadınlarının güzellik aksesuarları bunlar idi işte. Bşiz gene
düğüne devam edelim.
Ertesi gün köy alanında erkekler için içki masaları kurulur çalgı eşliğinde
eğlenilirdi. Gençler masaların kurulabileceği uygun bir yere sıralanır
evde hazırlanan yiyecekler burada hep beraber yenilirdi içkiler eşliğinde
genelde şarap ikram edilirdi. Bazen Rakı ikram edildiğinde “Falanca yapmış
olduğu düğün cemiyetinde Rakı çıkarmış” diyerek anlatılırdı daha
sonraları. Neyse yemekler eşliğinde içilir iken sesi güzel olan delikanlılar
şarkılar söylemeye başlarlardı. Yalnız bu şarkılar genelde uzun hava şeklinde
olduğu gibi yine genelde de ANNE üzerine olurdu.
“Aman hasta düştüm gurbete elinde,
Vallah su verenim yoktur anam aman,
Yetiş anam imdade,
Bu yar beni harap etti” xxxxxxx gibi sözleri olan şarkılar söylenirdi. O
zamanlar bu tür Ana üzerine söylenen şarkı veya türküler çok
tutulmaktaydı.O zamanlara ait yapılmış olan sinema filmlerinde de bunları
çok sık görmekteyiz. Hep anne üzerine yapılan oldukça duygusal şarkılardı
bunlar.
Genelde bu düğünlerde şarap ikram edilirdi. Bunun için Çanakkale de bu işleri
yapan şarap depoları vardı. Bunlardan birisi Saat Kulesinin hemen arkasındaki
sokaktaydı ve buradan geçer iken her zaman kesif bir şarap kokusu duyardınız.
İşte buralara düğün için sipariş verilir ve bu işler için özel olarak
yapılmış ağaç fıçılar içerisinde şaraplar, arabalara yüklenerek düğün
yerine getirilirdi. Bu fıçıların hacimleri yaklaşık olarak en az yirmi
litre veya daha büyük olanları da vardı. Düğün evinde herkesin
uzanamayacağı bir yere konulan şarap fıçısından bir hortum ile şişe
veya sürahilere doldurularak ikram edilirdi. Biz çocuklara hortum vasıtası
ile şişelere şarap doldurma işi verilirdi ve biz bu hortumu sifon olarak
kullanmak ister iken ağzımıza kaçan şarap ile kısa sürede sarhoş olur çekilirdik
bir köşeye istifra ederek uyur kalırdık bir köşede.
Belirli bir zaman sonra da kız alma veya gelin alma denilen adet başlar
erkekler çalgılar eşliğinde kız evinden aldıkları gelini at üzerine
koyduktan sonra atın önünde eğlenerek içerek yavaş adımlar ile geline
koca evine götürmeye çalışırlar daha doğrusu ama bu yol üzerinde türlü
engellemeler ile kızın eve girişini geciktirirlerdi. Sarhoş gençler kah
oturup eğlenerek kah oynayarak saatlerce süren bir yolculuktan sonra genelde
akşam ezanına yakın bir saatte gelini yeni evine bırakırlardı. Evlenme düğünlerinden
aklımda kalan bir adette “Çeyiz sandığı” mı derlerdi yoksa “Sandık
açma” mı derlerdi işte buna benzer bir kelime idi. O zamanlar bu mutlaka
yapılan bir adetti ama bu günlerde tamamen kalktı zannediyorum. Gelin için
bir ev açılır evin bahçesinde sandıktan geline ait çeyizler çıkarılarak
ağzı laf yapan bir kadın tarafından bağırarak etraftakilere gösterilirdi.
Örnek vermek gerekir ise sandıktan bir havlu takımı çıkarılarak iyice yükseğe
kaldırılarak her kese gösterilir bu arada da -“Hamam takımı da vaaaaa!”
bir de gelen hediyeler ortaya toplanıp yine aynı şekilde Havaya kaldırılarak
-“Yengesinden bir tane bileziiiiik!”
veya komşusu
-“Fatma’dan bir sini” (Tepsi) v.s. gibi gelen hediyeler herkese bir,bir gösterilirdi.
Bu iyi bir adet miydi yoksa kötü bir adet miydi bilemem. Düğünde toplanan
komşular da etrafa mahcup olmamak için iyi hediyeler getirmek zorunda kalıyorlardı
sanırım.
Bizim köylerimizde olmasa bile civardaki köylerde gelin almaya gelen konuklara
düğün şakası adı altında çeşitli şakalar yaparlarmış. Bu şakalar
bazen oldukça ağır olmalarına rağmen kızı alacak olan taraf yani erkek
tarafı bunlara katlanmak zorunda kalırlarmış. Yine bizim etrafımızdakilerin
anlatmalarına göre bu şakaların belirli bir kuralı yok. İnsanlar eskiden
öğrendiklerine bakarak bunları daha bir geliştirerek uygulamaya koyarlarmış.
Bu şakaların arasında tuvalette kullanılan taharet suyu ibriğinin içerisine,
içinde eritilmiş acı biber bulunan suyu koyarlar gece tuvalete kalkan
misafirlerin bu suyu kullandıktan sonra başına gelecekleri siz düşünün.
Gece uyumakta olan misafirlerin odasına kapı altından acı biber tütsüsü
yaparak onları olumsuz olarak etkilerlermiş. Kapının altından gelen (köz
üzerine konulmuş olan) acı biberlerin kokusu insanları öksürtüp tıksırtmaya
başlıyor. Hatta öyle bir tıksırtıyor ki hem alttan hem üstten ne var ise
çıkartıyor dışarıya. Bu arada erkek misafirleri ağırlamak bahanesi ile
kahveye davet edip çay v.s ikram eder iken bunları servis esnasında üzerlerine
dökmek, çeşitli bahaneler ile elbiselerini yırtmak veya kirletmek köy
meydanında bulunan çeşmenin yalağına yatırmak v.s gibi şakalar ile gelen
misafirleri bezdirirlermiş. Yemeklerine aşırı miktarda tuz veya biber katmak
veya yemekleri tamamen yağsız veya soğansız yaparak servis etmek.v.s, Daha
aklıma geldikçe eklerim buraya .
Düğünde içki içen erkeklerin, gelinin eve girmesine ne kadar zor olarak
izin verdiklerini anlatmaktaydık nereye geçtik. Düğün alayının önünde köyün
delikanlıları sarhoş bir vaziyette ağır,ağır gider iken gelin de arkada
atın üzerinde öylece bekler dururdu.
Bu bana yıllar sonra yaşadığımız bir olayı hatırlattı yeri gelmişken
hemen aktaralım. Arkadaşlardan birisinin düğününde gene böyle oldu. B...
nın K.... köyüne giderek gelini alıp geldik. Oradan çıkar iken de gençler
aracın önünü keserek çıkışımızı engellemişlerdi. Biz erken çıkarak
yolda beklemeye başladık. Lafa öyle dalmışız ki gelin arabasının geldiğini
bile fark etmedik ama onlar bizi görmüşler korna çalarak bizi uyardılar ve
yanlarına gittiğimiz zaman çıkarıp bir şişe rakı verdiler. Bu ne deyince
de arabanın önünü kestiğiniz için dediler yola devam ettiler. Biz
bacanakların eve gelince çatıya çıkarak masayı kurduk ve hem içiyor hem
de oradan düğünü izliyorduk. Saat gece 22.00 civarına gelmişti. Yukarıda
bahsettiğim gibi gençler arabanın önüne oturarak eğleniyorlar gelinin eve
girmesini geciktiriyorlardı. Biz bacanakla oturur iken yahu bacanak bu gelin
yaklaşık olarak sekiz saatten beri arabanın içerisinde haydi karnı acıksa
da veya susasa da ihtiyacı giderilir ama ya tuvalet ihtiyacını nasıl
giderecek yazık değil mi gel bunun çaresine bakalım deyince bacanak yahu sen
ne yapıyorsun deli misin böyle şey olmaz deyince ben bu işin çaresine
bakacağım dedim. Hemen aşağıya inerek halayı bulduk ve olayı anlattık.
Halanın başına gelinin duvağını giydirdikten sonra şoföre uzun farları
yakmasını istedik. Tam bu esnada gelini yan tarafa çekerek aldık ve kalabalığın
arasına sokarak kaçırdık. Eve soktuk. Kızcağız ne dualar ediyordu bize
fazla oyalanma eğer senin olmadığını fark ederler ise olaylar çıkar hemen
işini bitir ve yerine geç dedik. Gelin hazır olunca tekrar aynı işlemleri
yaparak gelini arabaya sessizce sokarak olayı normale çevirdik.