( Bu sayfalarda Sayın Hikmet Erhan ÖZBEK 'in Çanakkale'de yaşadığı ve kendisi tarafından kaleme alınan anılarını okuyacaksınız.)  
 
 

                                  ÇANAKKALE VE YAŞADIKLARIM


HER NE KADAR BENİM YAŞADIKLARIM GİBİ GÖRÜNSE DE:ANLATTIKLARIM, O GÜNLERDEKİ ÇANAKKALE İNSANLARINI, KONUŞULAN KONULARI, YAŞANTILARI VE KIYAFETLERİ,ESKİ YERLEŞİM YERLERİ, HER KESİN TANIDIĞI TİPLERİ VE EN ÖNEMLİLERİ HER KESİN YAŞADIĞI (O ZAMANKİ ADI İLE AFAT (AFET) DENİLEN FELAKETLERİ İLE AKTARMAYA
ÇALIŞTIM. BUNU BİR BELGESEL HAVASINDA ANLATMAK İSTEDİM. BELKİ BİR GÜN BU OLAYLARI MEVCUT RESİMLER İLE DE DESTEKLEYEREK AKTARIRIM. KRONOLOJİK SIRAYA PEK UYAMADIM. AKLIMA GELDİKÇE UYGUN YERLER BULUP AKTARDIM. BAZEN ÇOK GERİLERE GİTTİM BAZEN DE KONUYU AKTARIR İKEN ZAMAN MAKİNESİ İLE KIRK KÜSUR YIL
İLERİYE GİTTİM VE GERİ DÖNDÜM. BİR GÜN BİRİLERİ TARAFINDAN OKUNUR İSE ÇOK KİŞİ BİLDİĞİ VE TANIDIĞI BİR ŞEYLER BULACAKTIR.


TEMMUZ 2001

YAŞADIKLARIM

Kendimi bildiğim en küçük yaşımı bende hatırlamıyorum. Fakat aklımdaki evde kalanlar, orta yerde asılı olan salıncağım idi. Burada öğle uykusuna yatırıldığım zamandan kalan bir karasineğin tembel vızıltısı idi. Ben salıncakta uyumaya çalışırken o karasinek etrafımda dönerek yüzüme konmaya çalışır fakat annem tarafımdan yüzüme ustaca yerleştirilmiş olan beyaz bir tülbent tarafından bu arzusunu yerine getiremezdi. Ben o kara sineğin vızıltısının nağmeleri arasında uyumamaya çalışır fakat dayanamaz bir müddet sonra dalar giderdim rüyalar ülkesine. Kendimin en küçük yaşımı hatırlıyorum da rüyamda ne görürdüm hatırlamıyorum. Hep merak etmişimdir bebekler rüyalarında neler görür diye ama bir türlü öğrenemedim gitti. Gerçi büyükler; bebeklerin uykularında ağlamaları esnasında annesini memelerinden astılar ondan ağlıyor; gülümsemeleri esnasında ise babalarını şeyinden tavana asmışlar onu gördü; derlerde ne kadar doğru bilemem ben büyüklerin yalancısıyım. Odanın içerisinde küçük bir cam (pencere) vardı. Bu pencere camının kendisi küçük olmasına rağmen iç kısmı oldukça geniş idi. Bu genişlik derinlik anlamındadır. Sanırım biraz yüksek idi ki annem beni buraya oturtarak dışarısını seyretmeme izin verirdi. Daha doğrusu ayak altından çekilmemi sağlamış olurdu. Dışarısı dediğimde çok küçük bir bahçeye bakan bir pencere olup bu bahçe dediğimiz de sözde mutfak diye kullanılan yerin sularının aktığı bir yer. Aklımda sadece kirli bir beyazlık ve daha sonrada yeşil bir renk kalmış. Kışın kirli beyaz yağan kar tabakasının, bacalardan çıkan ve borulardan damlayan siyah ve isli su tarafından kirli bir hal almasıydı. Yeşil de herhalde karlar kalktıktan sonra ortaya çıkan otlardı. Bir gün Rahmetli Annemin yanında bu olayı anlatınca bana dönerek: Bu anlattıklarını hatırlaman mümkün değil. Çünkü çok küçüktün dedi. Ben hatırladığımda ısrar edince mutlaka senin yanında bizim anlattıklarımız aklında kalmıştır. Oradan hatırlıyorsun dedi. Ben öyle olmadığında ısrar edince peki madem hatırlıyorsun söyle bakalım kapının arkasında ne vardı dedi. Gayet net hatırlıyorum. Kapının arkasında bizim oranın tabiri ile yüklük vardı. Bir adet sandığın üzerine yatak ve yorganlar üst üste intizamla yerleştirilmiş onların üzerine de beyaz bir çarşaf konularak diğerlerinin renk farkları veya başka bir şey neyse işte gözlerden saklanmıştı. Peki o zaman bunu hatırlıyorsun merdivenlerin orada ne vardı deyince vallahi orada ne vardı bilmiyorum ama o civarda bir yerde bir kuyu vardı. Çünkü üzerini sıkı,sıkı kapatıyorlardı deyince Annem güldü. Doğru dedi. Herkes mahalledeki kuyunun başına gidip su almak için uğraşır iken bizim kaldığımız evin kuyusu binanın içindeydi. O zamanların en büyük medeniyetlerinden biri. Evin içinde su var. Şimdiki adıyla küçük köprü eski adıyla ayak köprüsünden harmanlık tarafına geçince hemen camiyi görürsünüz zaten. İşte bu camiyi yaklaşık olarak yirmi otuz metre geçince sola giren sokağı bilirsiniz. Bu sokağa girince sol taraftan en sonuncu ev, benim bu olayları anlatmaya başladığım yerdir. Çok zor değilmiş. Değil mi? Mahallemizden yaşlı bir amca bana BEYAZ diyerek seslenirdi. Bunun sebebi de o zamanlar saçlarımın beyaza yakın bir sarı renkte olmasıydı. Bende kendimi biraz bildikten sonra sen kedi saçlarına bak sen mi beyaz yoksa ben mi derdim. Daha sonraları saçlarım gün geçtikçe sarı tonlarında koyulaşarak açık kahverengi bir renk aldı.Babamın da saçları küçük iken benimkilerden daha da beyaz imiş. Benim baba tarafımın saçları kolay. kolay beyazlaşmadığı gibi dökülmezde. Nedendir bilemem ama bu böyle. Yalnız hatırladığım kadarı ile babaannemin tepesinde saçları yoktu, onu tarif etmek için Kel Fatma derlerdi. Adı Fatma idi gerçekten. Evde bahsedilmiş olmalı ki bir gün bize geldiğinde başındaki eşarbı çekerek çıkartmış ve istediğimi görmüştüm. Gerçekten öyleydi. Ne kadar tezat teşkil ediyordu. Babaannem ile aklımda kalanlar arasında bazen bana Çanakkale savaşlarını gördüğünü anlatırdı. Peki neler oldu diye sorulduğunda ise geceleri gökyüzünde yılan gibi iz bırakarak giden top mermilerini görürdük. Patlamaların sesi bizim buralara kadar geliyordu. Gündüzleri de bizler tarlalarımızda rahatça çalışabiliyorduk Harp bizim buralara gelmedi derdi, bizler o zamanlar hiç zorlanmadık bütün erkekler gitmişti zaten, biz köyde kadınlar ve çocuklar ile kalıyorduk derdi.Babasının Seddülbahir’de kaldığını (Şehit olduğunu) mezarının bile olmadığını babasının adının Kara Mustafa olduğunu söylerdi gözleri dolarak. Seddülbahir’den batıya doğru denize inildiğinde aşağıda sahilde bir tabur Mehmetçiğin, İngilizlerin çıkarma yapmasına izin vermeyerek koca bir bölüğü durdurduğunu ve sonucunda da Allah’ın Rahmetine kavuştuklarını orada yazılan bir tabela üzerindeki çok duygusal bir dörtlükten anlıyoruz. İşte bu tabelada yazanlar.

Bir kahraman takım ve de YAHYA ÇAVUŞ'tular,
Tam üç alayla burada gönülden vuruştular.
Düşman, tümen sanırdı bu şaheser erleri,
ALLAH'I arzu ettiler,akşama kavuştular.
İşte orada yatan Aslanlardan birisinin adı da Kara Mustafa. Ben ilk okulda buraya yapılan bir geziden sonra bu şehitlikteki Kara Mustafa adını okumuştum. Bu tarihi gezi dönüşünde eve geldiğimde Babaannemin de bizde olduğunu gördüm. Ben o gün gördüklerimi büyük bir heyecan ile anlatır iken bu ismi de söylediğimde babaannem çok sevindi. O benim babam dedi.. Savaşa gitti ve kaldı(Şehit oldu) nerede olduğunu bilen yok. Beni mutlaka Babamın mezarına götürün dedi. Olmadı, olamadı. Bu Kara Mustafa, dedemiz Kara Mustafa mı? Bilmiyorum. Ama kim olursa olsun Babaannem bu ismi duyduğu için çok sevinmişti. Babaannem Babasının Maydos’a gittiğini anlatırdı savaşmak için. O zamanlar yaşlılar Eceabat ilçesine Maydos derlerdi nedense. Bu deyim uzun sürede kullanıldı. Bazı iş yerlerinde çalışır iken işlerin bittiğini anlatmak için;
“Çanakkale Maydos burası da Paydos” diyerek esprili bir şekilde kullanırlardı bu kelimeyi. Maydos adı nereden gelir bilmem ama sanırım tarihteki adı böyle. Birde o zamanlar kullanıldığı gibi günümüzde de kullanılan bir ifade var. Semadirek. Bu kelimeyi genelde rüzgarın estiği yön olarak kullanırlar ve rüzgar bu taraftan estiğinde yağmur ve kar getirdiğini söylerdi büyükler ve bu devamlı da doğru olurdu.
Rıza dedemin yaşlı hallerini hatırlarım başında saçları bol miktarda olduğu gibi beyaz olarak ta çok az vardı. Sakal ve bıyıkları birde favori kısımları beyazlamıştı. Halihazırda babamın da öyle. Sıra bize gelince görülecek. Bu evden hatırladığım başka bir şey yok. Birde aşağıda ki bir dairede annemler toplanırlardı ve bende yaşıtım biri çocuk ile oynardım. Daha sonraları taşındığımızı hatırlıyorum. Daha taşınmadan evvel birkaç kere gidip gelmiştik bir eve. Burası babamın yaptırdığı bir ev idi. Kapının önünde merdiven yerine kocaman bir taş vardı. Ben bu taştan aşağıya inerek dışarıya oynamaya giderdim ama dönüşte yukarıya çıkamaz taşın önünde kalırdım. Taş o kadar yüksekti benim için. Olayları mümkün olduğu kadarı ile sırayla anlatmaya çalışacağım ama ne kadar buna sadık kalırım bilemiyorum.
Yine bu yaşlarda iken Özbek köyüne dedemlere giderdik. Hep beraber olarak tarlada orak biçerken yanımızda Sedat Amcam, Yıldız Halam vardı. Bunları çok bariz olarak hatırlıyorum. Çünkü ara sıra Halam veya Amcam Erhan koş bak kuş yuvası bulduk derlerdi. Bende koşarak oraya gider sözde kuş yuvasını alır ayak altında kalıp zarar görmesinler diye onları tarlanın etrafında dolaşarak koyacak yer arardım. Bulduğum yeri beğenmez daha emniyetli bir yer arardım. Birde orak işi bittikten sonra bu ekinlerin tarladan harman yerine getirilerek Düven tabir ettiğimiz işlem başlardı. Bu ekin yığınları bağlı oldukları ekin saplarından kurtarılarak belirli bir yere serilir ve üzerine düven dediğimiz yaklaşık iki metre boyunda yetmiş seksen santimetre eninde ve altına çakılı vaziyette bir sürü çakmak taşı vardı. Bu taşların yere bakan kısımları keskinleştirilmişti. Tahtaların üzerine sıra ile dizilmiş olan bu taşlar bu aracın bir at veya daha başka hayvanlar ile çekilmesi suretiyle devamlı olarak sapların üzerinde gezindikçe bu Buğday sapları parçalanır içerisindeki buğdaylar dışarıya çıkarak samanların arasına karışırdı. Daha sonra bu karışık samanlar rüzgarda savrularak buğday taneleri dibe düşer ve işlem bitmiş olurdu. Bu işlemlerin tamamı yaklaşık olarak bir ay kadar sürerdi. Çok uzattık saplar yere serildikten sonra üzerine düven konur demiştik. İşte bu durumda saplar çok yüksek ve kabarık olurdu. Bu zamanda iki adet at koşulur ve düven bu atlara çektirilirdi. Çünkü atlar koşturularak çalışılırdı. Buda benim çok hoşuma giderdi. Bu saplar bir miktar yassılaştığında atlar çıkarılarak bu defada bir adet öküz konurdu ve bu hayvan yavaş adımlar ile akşama kadar bunların üzerinde döner dururdu. Yazın ve öğlenin sıcağında bu düvenin üzerinde durmak imkansızdı. Bu zamanda kayışları bana vererek beni oturturlardı ve ben burada döner dururdum. Bu benim hoşuma gittiği gibi onların da işlerine gelirdi. Ya başka bir iş ile ilgilenirler yada gölgeye çekilerek dinlenirlerdi bir vakit. Hem tarlada hem de harman yerinde mutlaka bulunan bir şeyi buraya aktarmayı uygun buluyorum. Kocaman bir testi (desti) denilen şey vardı. Bunun içine su doldurularak ağzına uygun gelecek büyüklükte bir çam kozalağı sıkıştırılırdı. Aklımda kaldığına göre bu kozalak yeşil idi. Bu kozalak testinin ağzına kapatıldıktan sonra bunun üzerine de gövdesi uygun şekilde kesilerek içindeki çekirdekleri boşaltılan bir susak denilen şey kapatılır idi. Testinin üzerinde ise sıkıca sarılmış kalın bir çuval vardı kahve renkli olan bu çuval ıslatılarak esintili bir yere bırakılırdı ve su içmek için buraya geldiğimizde susak ele alınarak testinin ağzındaki çam kozağından kapak çıkarılarak susağın içine su doldurulur iken hafifi bir çam kokusu vururdu yüzünüze. İçmeye başladığınızda su tatlı bir serinlikte idi ve daha çok çam ağacı kokusu gelirdi ağzınıza tatlı bir lezzet vererek. Suyu içtikten sonra susak içerisinde kalan su olur ise bunu d testinin üzerine sarılmış olan çuval parçasına dökerek ıslatırlardı. Testinin soğumasını sağlarmış. Uzun yıllar sonra mesleğimiz icabı soğutma işleri ile de meşgul olunca bunun buz dolaplarında kullanılan temel prensip olduğunu öğrenmiştim. Çuval parçasının üzerinde su buharlaşarak uçar iken testinin üzerindeki ısıyı alarak serinlemesine yardımcı oluyordu. Hala susaktan içilen suyun testi üzerinde kapak yapılan çam kozalağı ağacının kokusunu hatırlarım.
Kalede yapılan eve nasıl taşındık bilmiyorum. Arabamı tuttuk sırtta mı taşıdılar hatırlamıyorum yalnız odanın birisinde biz oturuyorduk diğerinde Anne Dedemler (Musa dedem) kalıyordu. Bu durumda aklımda kalan şey dedemlerin kaldığı odanın pencereleri yoktu. Buraya cam yerine bir kilim serilmişti. Bazen buraya geçtiğimde rüzgardan dolayı kilim açılıyor ve içeriye serpinti halinde kar giriyordu. O zamanlar çok fazla kar yağıyordu. Evde bir tanede koca nine vardı. Sanırım anne dedemin (Musa Dede) annesiydi. Yuvarlak ve kalın camlı gözlükleri vardı. Odada bir sandalyede otururdu. Her kes ondan çekinirdi. Bazen bizler yaramazlık falan yaptığımızda azar işittiğimizde gözlüklü nine (Hatice) bizden yana olur herkesi sustururdu. Anneannem (Zeyneti) tam bir köylü kadını idi.Çok yumuşak bir sesi vardı bizleri sever iken köy ağzı ile konuşur bu da bizim hoşumuza giderdi. Gınalı Guzum (Kınalı Kuzum) derdi bizleri sever iken.
Dışarısı (biz çocuklar olarak konuşur isek) boyumuzca kar yığılıyor saçaklardan aşağıya sarkan buzların kalınlıkları kol gibi, uzunlukları da yaklaşık olarak bir metreye yakındı. Dışarıya çıktığımızda Annemiz saçakların altında pek fazla dolaşmayın yoksa kafanıza buz düşer diye uyarırdı. Biz bu uyarıya peki derdik ama daha sonra saçak altlarına giderek elimize aldığımız bir sopa yardımı ile bu buzlara erişerek düşürmeye çalışırdık eğer başarılı olur isek bunu elimize alıp yalayarak yemeye uğraşırdık. Bu kış günlerinde evlerde mutlaka Kar Helvası yapılırdı. Kar yağmaya başlayınca biz hemen kar helvası isterdik ama ilk yağan kardan helva olmaz derlerdi. Bunun anlamı kar yağar iken havadaki tozlar ile kaplandığından sağlıklı olmaz bunun için daha sonra yağan karları beklerdik. Hele şiddetli bir kar yağmaya başlar ise ki bazen birkaç gün sürerdi. İşte birinci gün kar yağmaya başlayınca değil, devam eden ikinci gününün karları bir tabak içerisine alınarak üzerine Pekmez dökülerek karıştırılır idi. Karların rengi pekmez rengine dönüşürdü ve daha sonra bir kaşık yardımı ile bunları yerdiniz. Kısaca tarif etmek gerekir ise kış gününün dondurması diyebiliriz. Biz küçük olduğumuz için bizlere fazla yedirmezler idi hasta olmayalım diye. Halbuki dışarıda kalın buzları kırarak yediklerimizi bir bilseler.
Karşı çaprazımızda kalan komşu Aliye Ninenin evinin tarlaya bakan kısmında biriken karlar benim boyumu geçerdi. Nedense o köşeye kar çok fazla birikirdi kış günlerinde. Bu noktaya gelip avlu tabir edilen çalıların üzerine çıkarak bu kar yığının üzerine balıklama atlar ondan sonrada “KAR REVAN” içerisinde yuvarlanır dururduk ta çamura bulanana kadar.
Çok uzun zaman sonrasına kadar evimizin girişinde ana kapının girişinde hemen sol tarafındaki kapının kasasına yapıştırılmış bir kağıt vardı. Bunun üzerinde matbu olarak bazı yazılar vardı ve görevlilerin ara sıra gelerek kapıyı çaldıklarını ve evde hasta olup olmadığını sorup daha sonrada bu kağıdın üzerindeki bir haneye tarih atarak imzalarlar ve giderlerdi. Ne kadar zamanda bir gelirlerdi bilmiyorum. Vatandaşın sağlık sorunları ile ilgilenirdi devlet bu uyguladığı yöntem ile. Burada önemli olan vatandaşların sağlıkları ile ilgilenmek miydi yoksa görevlilerin yaptığı gibi öncelikle bu kağıtların imzalanması mı idi pek bilmiyorum.Ama o günlere göre uygulanan bir yöntem idi bu.

Bu kadar küçük olarak hatırladıklarım pek fazla bir şey yok. Belki zaman içerisinde hatırladıkça buraya aktarırım. Köşede Ali dayı ile Tongur ninenin evi vardı. Mahalle pek kalabalık değildi. Ali dayının evin önünde kare şeklinde antre gibi bir yer vardı. Oraya girdikten sonra evin giriş kapısına geliyordunuz. İşte bu boşlukta köşe kapmaca oynardık. Bunu özelliklede yağışlı havalarda yapardık. Birde kadınlar kışlık yiyecek hazırlıklarını burada yaparlardı. Esen rüzgarın getirdiği tozdan korunmak için.
Kimler vardı benden başka. Arada biraz boşluk var herhalde. Beraber oynayıp büyüdüğümüz arkadaşları şimdi sıralamaktansa yeri geldikçe ismiyle bahsederek kadroya katmış oluruz. Yaz günlerinde annemle beraber itfaiyeye babama yemek götürürdük. Yemekten sonra ben çay kıyısına iner elimde bir sinek olta ile balık tutmaya çalışırdım. Demek oldukça küçüktüm ki beni yalnız göndermiyorlardı. O zaman İtfaiye hemen çayın kıyısında Küçük köprü tabir edilen köprünün hemen yanındaydı. Buraya gitmek hoşuma gidiyordu. Çayda balık tutmaya çalıştığım gibi içerideki araçlara binerek oynamakta oldukça keyifli oluyordu.
Yaz günlerinde akşam yemeklerinde kullanmak için soğuk suya ihtiyaç oluyordu. İşte bu amaçla çarşıya gidilerek buz alınması gerekiyordu. Hemen yakında olan çarşıdan buz almakta bana düşüyordu tabi. Kasaplar çarşısını geçtikten sonra en sonda solda bu işlerin yapıldığı bir yer vardı. Şimdi burada bir Peynir helvası yapan iş yeri var. Meşhur Laz’ın fırını denilen yerin çaprazı. İçerisi çinko ile kaplanmış bir küvete benzeyen ağaçtan yapılmış kocaman bir kasa gibi malzemenin içerisinde uzun bir şekilde hazırlanmış ve ağaçların testere ile kesilmesinden meydana gelen talaşlar ile kaplanmış buzlar, bir testere vasıtası ile kesilerek iple bağlanıyor ve elinize veriliyordu. Siz onun suyunu akıtarak yolunuza devam ediyordunuz. Gidene kadar erimiyordu. Küçük köprünün yoluna girdiğinizde sol köşede itfaiye olduğu gibi sağ köşede de bir çeşme vardı. Bu çeşmede, satın aldığımız buzu yıkayarak talaşlarından arındırıyorduk ve yemek esnasında sürahinin içerisine atarak içme suyunun soğumasını sağlıyorduk. Bazen de kesilen karpuzun üzerine kırılmış olan buzdan birkaç parça konarak serinlik sağlanıyordu. İtfaiyede yemeği yedikten sonra ben etrafta dolaşmaya başlardım. Az evvel bahsettiğimiz Çeşmenin arka tarafında bir boş alan vardı. Burada bir tamirci dükkanı olduğu gibi yanılmıyor isem birde kalaycı dükkanı vardı. Tam yola yakın olduğundan buradan geçer iken kalaylama esnasında ateşin üzerinde yeterince ısıtılmış olan bakır kapların üzerine serpilen nışadırın kokusu gelirdi burnunuza. Burada bulunan kalaycı dükkanının önünde her zaman kalaylanması için bırakılmış bir sürü mutfak malzemesi bulunur ve bunların içine kum doldurulup ovularak temizlenmesini izleyebilirdiniz. Daha sonra kimyasal maddeler ile temizlenerek ateşin üzerine konulur ve kalaylama işlemi devam ederdi. Birde mahalle arsında gezen seyyar kalaycılar vardı. Mahallede uygun bir yere çadırlarını kurarlar ve burada işlerini yaparlardı. Bazen de karısı veya kendisi yakın mahalleleri dolaşarak “Kalaycı geldi hanım” diyerek geldiklerini haber verir kalaylanması gereken malzemeler var ise bunları toplayarak çadırının yanına getirir ve işi bitince de geri götürüp teslim ederlerdi. Geceleri de burada kalırlardı işleri bitene kadar. Uygun bir yere yakılan küçük bir ateşe uzun bir borusu bulunan ve ucundaki kolu çevrilince kuvvetli hava üfleyen bir seyyar körük vasıtası ile ateş canlandırılarak malzemeler ısıtılarak kalaylanmaya hazır hale getirilirdi. Ama daha evvel bahsettiğimiz kalaycı dükkanında ise çok daha büyük ve uzun bir kol yardımı ile aşağı yuları hareket eden ve bu durumda körük hacmi bir daraltılıp bir genişletilerek havanın ateşe gitmesi sağlanırdı. Bu tür bir kalaycı mahalleye gelerek konakladıklarında biz çocuklar ateşin etrafına biraz uzak mesafede sıralanarak seyrederdik bir süre. Yine o zamanlar evlerde Bakırdan yapılmış olan mutfak malzemeleri çok bulunurdu. Özellikle bu malzemelerin kesinlikle kalaylanması gerekiyordu. Çünkü kalayı bozulmuş olan mutfak malzemelerinin insanları zehirlediklerini çok sık olarak duymaktaydık. Akşamdan bakır tabak içerisinde bırakılan yiyecek cinsine göre de çabuk veya geçte olsa bozularak zehir üretmeye başlar ve bunu fark etmeden içindeki malzeme yenildiğinde mutlaka zehirlemekteydi. Bu tür zehirlenmelerde yemek sindirilip zehir kana geçtiğinden sonra fark edildiğinden tedavisi çok zor olduğu gibi kurtulması da oldukça zor oluyordu. Çok sık olarak bu tür zehirlenme olaylarını çevremizden işitiyorduk. Babam bu konuda çok titiz olduğundan en ufak bir olayda hemen bu malzemelerin kalaylanmasını sağlardı. Daha sonralar Alüminyum mutfak malzemeleri piyasaya çıkınca herkes kalay ihtiyacı olmayan ve içerisinde yiyecek maddesi kalınca ölümcül zehirlenmelere yol açmayan bu yeni malzemeye akın etti. Bütün evleri bu maddeden yapılmış malzemeler doldurmaya başladı. Bunlar tencereler, sahanlar, sürahiler, bardaklar, yemek tabakları, güğümler ve kovalar v.s. aklınıza ne geliyor ise. O zamanlar çok hızlı bir şekilde herkes bu malzemeleri almaya başladı. İlk zamanlar çok cazip olmasına rağmen yıllar sonra Alüminyumun Alzemayir hastalığına sebep olduğu anlaşıldı ama iş işten geçmişti. O kuşak insanlarında çok çabuk bunamalar başladı. Zaten bu hastalığın en büyük özelliği de bu.
İtfaiyenin dış tarafında (koca köprüye bakan taraf) boş bir arazi parçası vardı. Burada belirli günlerde hayvan pazarı kurulurdu. Çok kalabalık olurdu. Buranın tam karşısında bir değirmen vardı ve buraya arabalar ile buğday getirirler ve arabalarını buraya çekerek buğdayların öğütülmesini beklerlerdi veya hayvan pazarında işlerini hallederlerdi. İnsanların bazıları köylerinden kendi binek hayvanları ile geldiği gibi birde kendilerine ait olan At Arabası denen türden arabaları olurdu. Önde bir kişi oturur ve arabayı kullanırdı Arkada oturan kadınlar ve çocuklar olurdu genelde. Erkekler bu tür arabalara pek binmezler ya arabayı kullanırlar ya da at üzerinde gelirlerdi. Çeşitli cins hayvanlar buraya getirilir kıyasıya pazarlıklar ile satış yapılırdı Çeşitli cins hayvanlardan atlar, hemen onun yanında katırlar ve eşekler daha ileride sığır ve inekler daha ileride ise koyunlar ve keçiler v.s gibi idi. Ama benim en çok hoşuma giden taraf atların bulunduğu yerdi. Burada atları çeşitli şekillerde kontrol ederler ondan sonra üzerine binerek atı koşturup denerlerdi. Atların ayaklarına bakarlar başını sağlam bir şekilde tutarak ağzını açarak dişlerine bakarlar karnına bastırarak kontrol ederlerdi. Bazen kısa boylu kısa bacaklı bodur atlar vardı ama bunlar çok seri hayvanlar idi. Üstüne binildiğinde kısa bir süre içerinde koca köprünün altından geçerek bir tur atıp geliyordu. Ama bazı hayvanlar vardı ki uzun bacakları olduğu gibi boynu ve vücudu da oldukça uzun idi ve daha karşıdan bakıldığında kendisini gösteriyordu. Birde bu atların üzerine konulan uygun koşumlar ile albenileri daha da artardı. Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim. Mademki atlardan bahsettik devam edelim. Mahallede bulunan Hamidiye denilen askeriyenin içinde atlar vardı ilk zamanlar. Fakat bu atlar oldukça farklı yaratıklardı. Bir kere toynak denilen ayakları oldukça kocaman idi ve ayaklarının hemen üzerinde yani paçalarında aşağıya doğru sarkan uzun tüyler vardı yelesinin renginde. Bacakları ve boynu çok kalın idi. Yolda yürür iken diğer atlara göre daha farklı sesler çıkarıyordu ayakları. Daha sonraları bunların İngiliz atları olduğunu adına “KATANA” denildiğini öğrendim. Bu atları kuvvetli bacaklarından dolayı “TOP ARABALARI” çekmekte kullanırlarmış. Bazen askerlerin bunların üzerlerine binerek askeriye içerisinde gezdiklerini hatırlarım adım attıklarında paçalarından sarkmakta olan yele cinsi kıllar güneşin ışığı ile birlikte değişik renklere bürünüyordu sanki. Dönelim gene konumuza. Az evvel bahsettiğim türde arabalarda burada alınıp satılırdı. Bu benim için ilginçti. Binek arabaları denilen bu at arabaları bu tür günlerde satılır alınırdı buralarda. Bazıları oldukça bakımlı ve temiz olup rengarenk boyaları ile oldukça göz alıcı olurlardı. Hele kurban bayramları öncesinde koca köprünün altında hazırlanan özel yerlere kurbanlık hayvanlar konulur gündüzleri buradan satılır akşamları da hayvanlar burada kalırdı satılana kadar.
Birde bunları getirenler ile almaya gelenlerin kıyafetleri hoşuma giderdi. Ayakta haki renkli bir külot pantolon, üzerinde beyaz bir gömlek. Onun üzerinde siyah bir yelek, yeleğin üzerinde parlak zincirli bir köstekli saat. Başta bir tane koyu renk kasket ve En altta yani ayaklarda ise iyice cilalanmış pırıl,pırıl parlayan körüklü çizme. Hepsinde olmamasına rağmen bazıları bu körüklü çizmelerin üzerine, uçlarında sivri yıldızlar bulunan mahmuzlar takarlardı. Bunlar yürürken şangır şungur diye ses çıkarırdı. Bunları seyretmek çok hoşuma giderdi. Özbek köyünden Rıza dedemin de bu tür bir kıyafeti vardı. Bize geldiğinde ben bu körüklü çizmeleri giymeye uğraşırdım. Birde dedem bize geldiğinde mutlaka kıyma getirirdi ve çabucak hazırlanan kıymalı yumurtayı hep beraber oturup yerdik. Yemekten sonra dedem cebinden parlak tütün tabakasını çıkararak yabancı bir gazeteden kesilmiş bir miktar gazete kağıdına bunun içerisinden aldığı tütünü koyarak sarar ve bir kıyısını diliyle ıslatıp yapıştırır ve bu sigarasını ağzına koyduktan sonra cebinden daha acayip bir parça çıkarırdı. Bu parça parmak uçları ile tutulan kahverengi bir pamuk parçasına benzeyen nesneyi bir taş ile beraber tutarken diğer eli ile de tuttuğu ve kıvrılarak çok güzel şekil verilmiş olan bir çelik parçasını bu taşa vurarak kıvılcım çıkmasını sağlardı. Birkaç vuruştan sonra bu koyu renkli pamuğa benzeyen ve adına “KAV” denen madde üzerinde kendisine özgü kokusu ile minicik bir ateş parçası belirir ve buna birkaç kez üfleyip üzerindeki ateşi biraz daha kuvvetlendirerek sigarasının ucuna deydirir ve kalanını da kül tablasının içine atardı. Ne anlatmaya çalışır iken hatıralar beni nerelere götürdü. Bu anlattığım zamanlarda bol miktarda kibrit vardı, muhtar çakmağı denilen benzinli çakmaklar vardı yandığında yoğun bir is tabakası çıkaran ama eski insanlar dediğimiz o günün yaşayanları nedense bu bir çelik parçası ve taş ile yakılan “KAV”dan yakarlar idi sigaralarını. Uzun yıllar sonra bu hatıraları yazmak için yapılan araştırmalarda benden daha büyük olan başka yaşlılarla konuşulduğunda bu “KAV” maddesinin yanar iken kendisine özgü bir koku çıkardığını bu madde ile sigara yakıldığında bu kokunun da sigaraya geçerek hoş bir aroma verdiğini anlatırlardı. Ben onlardan aktarıyorum. Neyse geçelim.İşte, bu itfaiyenin yanındaki boş alanda bu faaliyetlerin kurulmadığı zamanlarda etrafta gençler buldukları bir top ile futbol maçı yapmaya çalışırlardı. Bazen de cambaz tabir ettiğimiz çadırlar gelir burada akrobasi ve sihirbazlık gösterileri yaparlardı. Bizde annemle beraber babama yemek getirip hep birlikte yedikten sonra buraya gider babam ücretini ödeyince içeride kendimize bir yer bulup otururduk. Buradaki insanlar gergin tel üzerinde yürüme gösterileri atlayıp zıplama, eğilip bükülme gibi şeyler yaparlardı. Bu hareketler normal insanların kolay olarak yapamayacağı şeylerdi.Kısacası akrobasi yaparlardı. Basit sihirbazlık gösterileri yapılır ve hayretler içerisinde kalır bu insanların gerçekten doğa üstü olduklarını sanırdık. Bunlar bittikten sonra cambazhanenin en güzel numarası ve herkesin göz bebeği olan BONCUK meydana gelir yaptıkları salaklıklar ile ve yeri geldiğinde akıllı davranıp yeri geldiğinde acemi bir cambaz numaraları yaparken yeri geldiğinde de en tehlikeli numaraları çok büyük bir ustalık ile yapardı. Ben lafı çok uzattım ama kısaca anlatmak gerekir ise tam bir palyaço olarak görev yapardı. Yukarıda anlatılan hareketleri yaparken bunların içerisine komedi sokar bizleri gülmekten kırar geçirirdi. Kendine özgü sesi ile boncuk şarkısını
Oy farfara, farfara,
Ateşte koydum mangala,
Ayşe de Fatma dostum var
Çalkala Boncuk çalkala..” söyler ,sıkıştığında pantolonunun arka tarafına yani tam kıçının üzerine yerleştirmiş olduğu bir minik kırmızı lambayı yakarak espriyi arttırırdı. Çalkala boncuk çalkala derken hem çalkalar hem kıçında lamba yakar hem de bacakları tir,tir titrerdi. Çünkü bunu yerden bilmem kaç metre yukarıda gerilmiş bir telin üzerinde yapardı. Bu günlere göre çok basit ama o günlerde bizleri hayrete düşüren küçük sihirbazlık numaraları yaparlardı. Bu çadır içerisinde sihirbaz olarak görev yapanlardan birisi bir gece çok tehlikeli bir numara yapmıştı. Programın başında herkesin gözü önünde kazılan yaklaşık olarak bir metre kadar derinliği olan bir mezara bu sihirbazı gömdüler ve programın sonuna kadar burada kaldı. Gömülür iken yanına bir tane mikrofon vermişlerdi dolayısı ile zaman, zaman buradan konuşuyor espriler yapıyordu. O zamanlara göre iyi bir numara idi. Bu çadır gösterileri geldiğinde bir de kiralık üç tekerlekli bisikletler olurdu. On kuruş verdiğiniz zaman itfaiyenin yanından koca köprüye kadar bu bisiklet ile gider gelirdik bir kere. Çabucak bitmesin diye yolu zigzaglar halinde gider biraz sonrada bisikletçinin ıslığını duyunca düz olarak devam ederdik yolumuza. Bazen yirmi beş kuruş verir üç defa için müsaade etmesini isterdik. Onlarda bu müsaadeyi verirlerdi. Eğer şansınız var ise kromajları parlayan ön tekerleği yanında bir bayrak bulunan ve parmağınız ile oynattığınızda çalan bir zili olan bisiklete binerdiniz ki havadan yanımıza varılmazdı. Şimdilerde kalmadı bunlar. Yani bisiklet kiralama işlemleri. Çünkü her kesin bisikleti var artık. Bir keresinde buraya bir sihirbaz gelmiş. Öyle büyük bir sihirbaz imiş ki annem çok sık olarak anlatır, anlatır iken hala heyecanlanır idi. Ben hatırlamıyorum tamamen annemin anlatmasına göre aktarayım dedim. İçeride bir numara yapar iken gazete kağıtlarını yırtarak paraya çevirip insanlara dağıtmış. Hem de istediğiniz kadar alın diyerek bol,bol vermiş insanlara. Daha sonra bu paraları istediğiniz gibi kullanın diyerek başka bir oyuna geçmiş. Seyircilerden cebinde çakı olanların çıkarmasını istemiş. O zamanlar hemen her kes cebinde mutlaka bir çakı taşırdı irili ufaklı olarak. İnsanlar çıkarınca şimdi sizleri bir üzüm bağına (bahçesine) götüreceğim orada en beğendiğiniz üzüm salkımını eliniz ile tutun ama ben söylemeden sakın kesmeyin diyerek uyarmış. Bu olayı sahneye çıkardığı birkaç kişiye değil bütün seyircilere yapmış. Neyse insanlar üzüm bağına girince evet şimdi üzüm salkımlarını tutup beni bekleyin deyip işte o arada ne yaptıysa bir bakıyorlar bütün insanlar bir elleri ile burunlarını tutmakta diğer ellerindeki çakıları buna dayamış olarak beklemekte Buna benzer bir sürü oyun yapıldıktan sonra sıra çıkışa geldiğinde her kesin aklı fikri az evvel sihirbazdan aldıkları oldukça yüklü miktardaki kağıt paralarda. Annem tam kapıdan çıkar iken elimde tuttuğum kağıda baktığımda hala para olarak durmaktaydı. Çadırdan ayrılmam ile beraber para tekrar gazete kağıdına döndü diyerek anlatırdı. Ondan sonrada sanırım adı Sati Sungur idi derdi. Ben buna yetişemedim. Sihirbaz ve cambaz çadırlarının yanında Langırt tabir edilen oyun masaları da kurulurdu. Futbol maçının masaya uyarlanmış bir şekli idi ve o zamanlar oldukça popüler bir oyun idi. Oldukça iddialı oyunlar yapılır bizlere de bunları seyretmek kalırdı. Bunların olmadığı zamanlarda çay boyunda bulunan ve çay mahallesi dendiği gibi çingene mahallesi de denilen yerde yaşayan insanların(Bu ifadeleri kesinlik ile küçümsemek için kullanmadım) hemen, hemen bana yaşıt ve benden çok az büyük olan çocukları ellerine aldıkları müzik aletleri (Keman ,gırnata (klarnet), darbuka ve davul) ile bu kıyıda bu aletleri çalmaya uğraşırlar belirli bir şekilde öğrendikten sonrada bir kaçı bir araya gelerek o günlerin moda şarkılarını çalıp söylerlerdi. Bu arada yanlış yapan olunca onu hemen fark ederek doğru çalması için uyarırlar o yanlış yapılan yer üzerinde çalışılır ve tekrar kaldıkları yerden devam ederlerdi. Bunların içerisinde bugünün meşhurları Çanakkaleli, kardeşler v.s gibi kişiler vardı. Bende duvarın üzerinde bir kıyıya oturur bunların çalışmalarını izlerdim. O zamanın meşhur şarkısı (Sevda yüklü Kervanlar) Hoşuma giderdi. Yine o zamanlar Kara Hasan tabir edilen bir gırnata (Klarnet) ustası vardı ki anlatılamaz. Düğünlere onun çağırılması ve Kara Hasanın bunu kabul ederek o düğünde çalması gerçekten bir ayrıcalık idi. Onun olduğu düğünlerde her kes gerçekten doyardı müziğe ve o zamanki köy düğünlerinde hiç uyumadan üç gün klarnet çaldığı söylenirdi görenler tarafında. Az evvel yukarıda bahsettiğim çalgı antrenmanları yapanların birkaç sanırım onun çocukları idi. Bunlardan biriside yine pek emin değilim ama adı Engin idi ve babası gibi büyük bir klarnet ustası olarak Çanakkale adını Almanyalara kadar götürmüştü. Yukarıda anlattığımız küçük çalgıcılar kısa bir çalışmadan sonra oyun havası çalmaya başlayarak kendileri gibi etrafı da neşelendirirlerdi hem çalıp hem söyleyip hem de oynayarak. Seyretmekte olan kız çocuklarda kendilerinden geçercesine oynayarak etrafı neşeye boğarlardı. Mademki bu mahalleye geldik o zaman burası ile ilgili birkaç gözlemimizi aktaralım. Bir kere her zaman müzik ile yaşayan bu insanlarımız çok sık olarak birbirleri ile kavga ederler di. İşte bu kavgalar tam seyirlik bir oyun halini alırdı. Her iki tarafta bir birlerine çingene diye hitap ederler ama kendilerinin çingene olduğunu kabul etmezlerdi. Aklımda kaldığı gibi bu tür bir kavgayı aktarmaya çalışayım. Kavga genelde çocukların kavga etmesinden dolayı çıkardı. Birisinin çocuğu bir diğerinin çocuğuna vurunca ve o çocukta eve gelerek bu olayı annesine aktardığında kavga başlardı. Bu kavgalara genelde erkekler karışmaz olay sadece kadınlar arasında olur biter ve sonlandırılırdı. Bu arada çevredeki bütün komşular kapının önüne çıkarak veya pencerelerinden olayı izlerler zaman zamanda olaya haaa! Evet ! gibi tasdikler ile pasif olarak karışır ama her neden ise iki tarafa da aynı cevabı verirlerdi. Kavga çocuğun olayı annesine anlatması ile başlar demiştik ya olayı duyan kadın hemen kapının önüne çıkarak !.
-Pis çingane sen kim oluyorsun da benim aslan parçası oğlumu dövüyorsun diyerek olayı başlatır,
-O çocuk geleceğin en büyük artisti olacak eğer bir daha dokunursanız sizin ağzınızı caaart! Diye yırtarım diyerek...! İlk hamleyi başlatırdı.
Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim çocukların isimleri genelde Cüneyt, Türkan, Ayhan, Bahar, Belgin, Göksel v.s gibi artist isimleridir. Bu sataşmayı duyan karşı taraf;
--Sen kimsin ki bana kafa tutuyorsun daa (daha) geçen gün gelip de benden tencere istemedin mi şimdi bana bağırıyorsun be !.....
deyince öbür taraf
–Hoşt köpek ben senin o pis tencerene mi kaldım benim aslan gibi kocam bana en iyisini aldı...!
diyerek hemen içeriye girer ve eline almış olduğu tencereyi havaya kaldırıp gösterdikten sonra itina ile yan tarafta bir yere koyarak beklemeye başlardı tenceresine sevgi ile bakarak.
--Hadi be senin sarhoş kocan ayağına don alamıyor ki bunu alsın kim bilir nereden çaldı.
--Sen kendi kocana bak. Da aaa..(daha) yeni çıktı mapıstan (hapisten), ırsızlıktan (hırsızlıktan) yatmadı mı altı ay. Komşulara dönerek üyle değil mi marı?
Olayı seyretmekte olan komşular başlarını sallayarak tasdik ederler
--Benim kocam ırsızlıktan değil kavgadan girdi bikerem içeri. Komşulara dönerek üyle değil mi marı?...
Komşular hiç seslerini çıkarmadan başlarını sallayarak tasdik ederler olayı tekrar.
--Tabi ya çaldıklarını paylaşamayıp kavga ettiler de ondan girdi mapısa.
Kavga bu şekilde sürer gider di bir süre, daha ne cümleler kullanılırdı anlatılamaz ama bu kavga devam eder iken olayın en ilginci az evvel kavgayı başlatan çocuklar tekrar bir araya gelerek oynamaya başlamışlardır bile. O zamanlar bu mahalleye Polis bile giremez derlerdi. Ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama ben çok kereler geçmeme rağmen hiç kimse tarafından rahatsız edilmedim. Mahalle içerisinde çok sık olarak kavgalar olmasına rağmen yinede birbirlerine oldukça bağlı insanlardır. İçlerinden birisi hastaneye yattığında veya karakola düştüğünde bütün mahalle bir an önce oraya koşarak yapabileceklerini yaparlardı. Eğer o kişi karakolda ise onu kurtarmak için bütün imkanlarını kullanırlardı. Eğer hastanede yatan olursa olayı ilk duydukları anda hemen hastaneye koşarak onu ziyaret ederlerdi. Hastaneye kadar normal olarak gelirler hasta kişinin kendilerini görebileceği veya duyabileceği bir yere geldiklerinde yüksek bir ses ile ağlamaya dövünmeye başlayarak sevgilerini gösterirler ve hastanın yanına çıkarak bilgi alırlar idi. İşte bu durumda Polis bile durduramaz bir an önce ziyareti bitirip gitmeleri için ellerinden geleni yapardı hastane personeli. Hastayı ziyaret edip oradan ayrıldıktan sonra artık görülmeyecekleri yere gelince tekrar eski hallerine dönerler ve şarkı söyleyerek devam ederlerdi yollarına.
 

İlginç bir anı ise şöyle aktaralım. Mahallelerinde yapılan bir evlenme düğününde kına gecesinde kadınlar masalara kurularak içkilerini içerek eğlenirler. Zaten her kes burada bir müzik aleti çaldığından çalgıcı problemi olmaz ama olayın en ilginç olan yanı ise burada içki içerek eğlenmekte olan kadınlara erkeklerin hizmet etmeleri hem de hiç şikayetçi olmadan ve güler bir yüz ile. Evet bakın çevrenize böyle bir şeyi yapabilen var mı ve sizler yapabilir misiniz. Sanırım aynı adetleri hala devam ediyor.
Bu mahalleye İtfaiyenin yanından ayrılan yoldan da gidilebilirdi. O zaman Nalbantlar sokağı denilen yere gelirdiniz. Burada demirciler bulunurdu, kocaman bir körük yardımı ile canlandırdıkları ateşte ısıtılan demirlere nal şekli verilerek imal edilir daha sonrada buraya yakın olan hanlarda bulunan binek hayvanlarının ayaklarına çakılırdı. Bu sokak içerisinde büyük bir han vardı. Hayvan Oteli yani. Başka yerlerden gelen insanlar binek hayvanlarını buraya bırakarak kendileri de üst katlardaki odalarda kalır buradaki işlerini takip etmek için kullanırlardı burayı. Dolayısı ile buralara yakın olarak bu tür nal yapan ve çakan nalbantlar bulunurdu ve sanat icra ederlerdi. Sadece nal yapmazlardı elbet. O zamanlar çok kullanılan balta ve nacak denilen kesici aletleri de yaparlar veya bunların tamirini gerçekleştirirlerdi. Köylülerin kullandığı çeşitli el aletleri de buralarda imal edilirdi. Hemen aklımıza gelenleri yazmak icap eder ise bunlar küçük ve büyük çapalar, çoban köpeklerinin boynuna takılan dikenli tasmalar (ki bunlar gece arazide konaklayan davarlara bekçilik eden çoban köpeği herhangi bir kurt saldırısında yaralanmamak için takılırdı bu tasmalar. Çünkü kurt avının veya bu tür kavga ettiği bir başka yaratığın boğazına saldırarak onu boğar), köstebek tuzakları ve daha bir sürü şeyleri burada yaparlar ve satarlardı. Bu tür bir nalbant dükkanını tarif etmek gerekir ise bir giriş kapısı olduğu gibi hemen yanında kocaman bir pencere gibi bir şey bulunurdu. Bu pencere yaklaşık olarak bir metreye iki metre ebatlarındaydı ve bu büyüklükte bir tahta kapak ile kapatılır idi. Gündüz iş yeri açıldığında bu kapak yere paralel olacak şekilde indirilerek sabitlenir üzerinde imal edilen malların sergilendiği bir nevi tezgah görevi görürdü. Aynı zamanda bunun üzerine o zamanlar çok kullanılan arabalar, katırlar,koyunlar inekler eşekler atlar v.s için kullanılan aksesuarlarda bulunurdu. Bunlar genelde mavi bir iplik ile örülmüş ve üzerine mavi nazar boncukları geçirilmiş bu hayvanları gütmek ve kumanda etmek için kullanılan yular v.s gibi. malzemelerdi. Çeşitli boy ve ebatlarda çanlar atların yanlarından sarkan ve hareket halinde güzel bir görünüm sergileyen uzun renkli ipler ile örülmüş aksesuarlar. Bunlar vitrin gibi kullanılan yerlere sıralanır buradan ihtiyaca göre sunulur idi müşterilere. Bundan daha büyük bir han ise yalıda bulunurdu. Hemen yalı Camisinin yan tarafında bulunan han diğerlerine göre daha büyük ve temiz görünürdü. Diğerleri gibi at pisliği kokusu duyulmazdı burada. Daha çok buraya çalışmaya gelenlerin kullandıkları bir otel havasındaydı. Bir oda içerisine dolan insanlar toplu halde burada yatar barınırlardı. Geniş bir avlu ve bunun etrafına sıralanmış bir sürü odalardan ibaretti. Bazen o kadar kalabalık olurdu ki yaz günlerinde buranın ikinci kattaki balkon diyebileceğimiz kısımlardaki koridorlarda bile yatanlar olurdu. Şimdi burada sizleri yanıltmayayım Bu zamanlarda bahsettiğim yerlerde dışarıda yatanlar acaba kalabalıktan mı burada yatıyorlardı yoksa sıcaktan mı bundan emin değilim. Yalnız bahsedilen yerde yatan insanları gördüm. Buranın yıkıldığını zannetmiyorum. Her halde turistik amaç ile kullanılıyordur şimdi. Umarım öyledir. Çocukluk işte aklımda kalanlar bunlar.
Bulunduğumuz mahalle Denize yakın olmasına rağmen bizim ailelerimizin denize gitmek ve girmek gibi bir huyları yoktu. Zaten babam itfaiyeci olduğu için haftada bir gün eve gelerek izin yapabiliyordu. Bunun için ailecek denize gitmemiz yok denecek kadar az oluyordu. Eğer gitmek istenirse mahalledeki denizin yerine karşıya Kilitbahir’e gidilirdi gözlerden uzak olmak için ama hiçbir zaman annemi denize girer iken görmedim ben. Neyse yaz günlerinde mahallenin kadınları ile birlikte toplu halde denize gece gidilirdi. Deniz kenarında Hiçbir ışık yok ve karanlıkta gidilir karanlıkta denize girilirdi. Herhalde kimsenin görmesini istemiyorlardı. Kadınlar yanlarında bir tane gaz lambası getirirler çok küçük bir ışık verecek şekilde yakarak ışığında otururlardı. Kız çocuklar ve bazı kadınlarda üzerindeki, kıyafetleri ile suya girerek garip hareketler yaparlardı suyun içerisinde sanki yüzüyorlarmış gibi ama bu olay kıyıdan hemen birkaç metre ileride ve suyun yüksekliği en fazla dizlerin üzerine çıkacak şekilde olurdu. Suyun üzerinde yatarak bir elini yere koyup diğer kolu ile de kulaç atarmış gibi yaparak yüzmeye çalışıyorlardı. Bu arada ağızlarını da sımsıkı kapatarak başlarını bir sağa bir sola sallıyorlardı. Görenler yüzdüklerini zannediyorlardı ama hiçte yüzme değildi. Biraz daha yaşlı olanlar denize girerek az evvel bahsettiğimiz derinlikte oturarak her taraflarını ıslatıyorlardı. Tabi ki giyinik olduklarını söylemeye hiç gerek yok. Çıkma vakti gelince deniz kenarına kadar gelinerek açılan bir havlu içerisine sıkıca sarılarak dışarıya çıkarlar ve kıyıda öylece beklerler idi. Eve gitme zamanı gelince bu havlu ile gidilirdi. Bu deniz sefasına da “Banyo”derlerdi. Böyle akşamlardan birisinde denizde bir cayırtı koptu.(Bu ifadeyi o günlerde ve Çanakkale yöresinde hala kullanılan bir deyim olduğu için kullandım) Bizlere göre oldukça büyük yani yetişkin kızlardan birinin bacağından oldukça fazla kan akıyordu. Ne olduğunu pek bilmiyoruz ama kadınlar “balık çarpmış” veya “balık vurmuş” işte böyle bir kelime kullandılar. Bizler etrafında korku ve heyecan ile olaya bakıyor ve “yahu bu cam kesmesine benziyor” dediğimiz zamanda bizi kimse iplemiyordu.
Bu en ufaklık anılarımda birde çarşı içerisinde meşhur hamam vardı. Bu hamam Kurşunlu Camii sokağında idi ve hala burada bulunduğuna eminim. Çok küçük olduğum için bir kere buraya gitmiştim annem ile beraber. Etraftaki kadınlar ilk baştan biraz rahatsız olmuş olacaklar ki kinayeli olarak “Babasını da getirseydin bari” diye laf atmışlar. Ama biraz zaman geçince bizlere alışmış olacaklar ki oldukça rahat hareketler ile işlerine devam etmeye başladılar. Annem beni yıkadıktan sonra giydirip soyunma kabinlerinin olduğu yere çıkardı. Ben orada dolaştım durdum annemler gelene kadar. Bu gidişte mi idi yoksa daha sonraki bir gidişte mi idi teyzemin kızı C..... annesi ile beraber hamama gidip akşam eve geldiklerinde: Eniştem eve gelince C..... koşarak “baba biz bu gün hamama gittik” der eniştem de “aferin benim kızıma” der. C.... hemen önemli olan asıl konuyu aktarır.
- Kadınlar bacaklarının arasına kireç sürüyorlardı ammaaaaa.!!!!!!!!!.....
Artık okul zamanı gelip çatmıştı. İlk okula başladık. Şimdiki Barbaros Hayrettin Paşa İlk Okulu o zamanlar Harmanlık İlk okulu diye geçiyordu. Okul vardı ama çok küçük idi. Yan tarafında kurulu olan teneke barakalarda ders yapmaya çalışıyorduk. Ben okula başlamadan önce teyzemler bu okula devam ederler iken o zamanlar okul tam gün olarak yapılmaktaydı. İşte teyzemler öğle yemekleri için eve gelir iken veya akşam okul çıkışında genelde ellerinde kocaman parlak bir kutu bulunurdu. Bu kutular üzerinde o zamanın tabiri ile gavurca yazılar bulunurdu. İşte bu kutularda bazen süt tozu, bazen Amerikalılara özgü Fıstık yağı denilen bir kahvaltılık ezilmiş fıstık erimiş gravyer peyniri gibi yiyecek malzemeleri olurdu ve öğrencilere bunlardan dağıtılırdı. Bizim okula gitmeye başladığımızda ise bizlere süt ve kurabiye ikram edilirdi. Sınıflarda çeşitli kollar olduğu gibi birde Beslenme kolu olurdu. Bu beslenme kolu ise kuvvetli öğrencilerden seçilirdi sebebi ise süt güğümleri oldukça ağır olmaktaydı. Beslenme saati diye tabir edilen zaman geldiğinde görevli öğrenciler mutfağa giderek süt güğümü ile tatlı kek tepsileri alınarak sınıfa getirilirdi. Burada söylemeyi unuttum sabahları okula gelir iken çatal ve bardaklarımızı da getirirdik bir peçeteye sarılmış olarak. Bu malzemelerimizi çıkartarak sıramızın üzerine serdikten sonra dağıtılan keklerden bir parça alarak bardaklar elimizde süt sırasına geçerdik. Bardaklarımıza doldurulan süt ile beraber keklerimizi yedikten sonra öğretmenden izin alarak lavaboya gider bardaklarımızı yıkar ondan sonra tekrar dersimize başlardık. Çok uzun yıllar ben okulu bitirene kadar da devam etti bu uygulama.İlk okulda iken öğretmenimiz bizlere el işi tabir edilen bir ödev vermişti. Mademki Çanakkale’nin adı Çanak çömlekten geliyor, o zaman sizlerde çömlekçilere giderek oradan alacağınız çamurlar ile bir şeyler yapın getirin demişti. Şimdiki Futbol sahası taraflarında çömlekçiler vardı o zamanlar. Her taraf kırmızıya çalan sarımsı bir renk ile kaplıydı çömlekçilerin olduğu yer. Ben oraya giderek bunlardan birisini buldum. Etrafta kümbet gibi bir şeyler vardı ve yıkılmıştı çoğu. Gümbet’ten kastım yapılan malzemeleri pişirmek için kullanılan fırın gibi bir şeydi ama yıkılmış sadece bir duvarı kalmıştı ayakta.Oldukça harap bir yerdi genelde. Çalışanların bulunduğu yeri bularak geldim ve kendilerinden bir miktar çamur istedim. Ne yapacağımı sorduklarında Öğretmenimizin ödev verdiğini anlattım. Kocaman bir parça çamuru kopartarak verdiler. Eve geldikten sonra bana oyuncak çıkmıştı. O çamur parçasına şekil vermek için akşama kadar uğraştım ama ne yapacağıma karar veremediğim için yaptığımı beğenmeyerek tekrar bozuyordum. En sonunda bir tane kale yapamaya karar verdim. Kilit bahir denilen yerdeki Sarı kuleyi örnek alarak, ona benzeyen bir şey yapıp zamanı geldiğinde götürdüm okula. Herkes bir şeyler yaparak getirmişti. Bazıları o kadar güzel hayvan heykelcikleri yapmıştı ki öğretmenimiz onları çok beğendi. Benim yaptığım kale ödevi pek tutmadı sizin anlayacağınız. Daha sonraları bu çömlekçiler tamamen kalktı ortadan. Bir ara seramik esaslı olarak hediyelik eşyalar yapan yerler vardı ama şimdilerde onlarında sayısı azaldı sanırım. Halihazırda devam etmekte olanlar var ama bana göre yeterli değil. Özel bir ilgi ile bu tür işlerin artırılması inancındayım. Tıpkı bir zamanlar dünya çapında meşhur olan İznik çinilerinin ortadan kalkmasına rağmen bir grup işletmeci bu işleri tekrar gündeme getirerek canlandırdılar ve İznik eski günlerine kavuşuyor şimdi. Darısı bizim Çanakkale’nin başına.
Yine okuldan bahsetmek gerekir ise belirli zamanlarda okulun koridoruna bütün öğrencileri toplayarak sinema filimi gösterirlerdi. Bu sinema gösterisinden önce bir çizgi film olurdu. Tom ve Jerry macerasını pür dikkat izlerdik. Daha sonra o günün önemi üzerine bir film olurdu. Bu bazen Verem savaş ile ilgili bir öğretici film bazen de Yeşilay ile ilgili bir film olurdu. Biz bu filmi de izlerdik ama aklımız Tom ve Jerry de kalırdı hep. Bu sinema gösterisi öğleden sonraki son derse yakın gösterilirdi ve film bitince öğretmenler ayrılarak evlerine giderlerdi. Bizde filimi oynatan görevliye hep bir ağızdan tempo tutarak çizgi filimi bir daha göstermesini isterdik ve bunda da başarılı olurduk. Bu çizgi filimi büyük bir dikkatle izler ondan sonra giderdik evlerimize. Normal sinemalarda bütün Türk filmlerinin siyah beyaz olduğu bir dönemde Renkli Tom ve Jerry filmini izlemek oldukça heyecan verici idi bizler için. Bu filimin konusuna gelince Tom ve Jerry’nin bir Fransa macerası idi ve Jerry'nin fazla şarap içerek daha doğrusu şarap fıçısına düşerek sarhoş olarak başından geçen tatlı maceralar idi. 23 Nisan bayramından sonra Şimdiki Kültür merkezinin bulunduğu yerde eskiden Belediye sineması vardı işte buraya girer iken sağ tarafta bulunan bir binanın alt kısmında çok büyük bir salonda öğrenciler için “BALO” verilirdi. Sanırım Ziraat ile bir ilgisi vardı buranın. Bayramdan sonra bütün okullardan seçilen öğrenciler burada toplanır masaların üzerlerine servis edilmiş olunan kurabiye türü yiyeceklerden alır ve ikram edilen gazozu içerdik. Daha doğrusu bu tür yerlere alışkın olmadığımızdan ne ve nasıl yapılacağını bilemediğimizden ayıp bir şey yaparız diyerek utanıp dokunamazdık ikram edilenlere. Çünkü evden çıkar iken ailemiz sıkı sıkıya tembihlemişlerdi bizleri orada aç gözlülük yapıp yiyecek içeceklere saldırmayın diye. Dolayısı ile masaların üzerine konulanlar uzun süre orada kalınca etrafımızda dolaşarak bizleri ortama uydurmaya çalışan öğretmenlerimizce yiyip içmeye zorlanınca birer tane kurabiye alıp içecekten de küçük bir yudum alarak tekrar beklemeye başlamıştık. Burada çeşitli konuşmalar ve şiirler okunduktan sonra çok güzel bir müzik eşliğinde (daha sonra bunun Vals olduğunu öğrendim) öğrenciler öğretmenlerin yönetimi ile kalkarak eşli olarak dans etmeye başladılar. Tabi ki bizlerde kaldırıldık dansa. Bir öğretmenimizin elinden tutarak getirdiği kırmızı saçlı çiş kokan bir kız ile elimizi tutuşturarak. Bahsettiğimiz gibi çok uzun bir salon demiştik ya işte bu salonun yan ve orta taraflarına masalar konularak aralarında bir boşluk bırakılmış idi ve biz öğrenciler eşimiz ile birlikte sözde dans eder gibi bir sağa bir sola hareketler yaparak bu salonu dolaşıyorduk baştan başa bir kaç kez. Toplu halde getirildiğimiz için kapıda bekleyen görevli olduğundan dışarıya çıkamıyor BALO’nun bitmesini bekliyorduk. Biraz zaman geçince alıştık herhalde buradan ayrılmak istemedik. Çünkü tabaklarımızdakiler ve içeceğimiz bittiğinde hemen yenileri ikram ediliyordu. Bizler için çok ilginç ve uzun yıllar anlatılacak bir olaydı. Akşam toplu halde okula dönülünce bizlerde evlerimize gelmiştik. O gün yaşadıklarımızı evde anlatıp nasıl dans ettiğimizi de kucağımıza aldığımız bir süpürge ile gösterince, evdekiler misafir geldiğinde çok sık olarak “Haydi nasıl dans etmiştin göster bakalım”der bende kapının arkasında bulunan süpürgeyi alarak göstermeye başlardım masanın etrafında dolaşıp kollarımın arasındaki süpürgeyi dans edermiş gibi sallayarak. Şimdilerde bu tür baloların yapıldığını hiç zannetmiyorum ya İnşallah yanılıyorum.
Bu okulda ders yaptığımız sınıflar barakadan yapılmış demiştik. Bu barakalar yarım yuvarlak bir şekilde idi ve etrafı sac ile kaplıydı. Bundan dolayı yazın çok fazla sıcak oluyor kışında çok fazla soğuk oluyordu. Soba devamlı yanmasına rağmen bana mısın demiyordu. Daha sonra bu barakalar yıkılarak yerine yeni binalar yapıldı ama ben bu soğuk barakalarda iki yıl ders yapmıştım bile. Okula gider iken evden kucağımıza verilen bir kucak odun ile okula gidiyorduk ve o günkü yakacağımız odunları evden taşıyorduk. İşte böyle bir kış günü hastalandım. Eve kadar geldim ama kendimde merdivenleri çıkıp kapıyı çalacak güç bulamadım. Merdivenlere çantamı koyarak üzerine de başımı koydum ve orada kalakaldım. Kim bilir ne kadar sonra annem dışarıya çıktığında mı buldu beni yoksa geçen komşulardan birisimi beni görerek haber verdi bilmiyorum fakat bir komşunun haber verdiği daha çok aklıma yatıyor nedenine gelince bazı konuşma aralarında işte bak senin kapıda yatıp kaldığını haber verdilerde biz seni içeriye aldık gibi konuşmalar hatırlıyorum. Bu hastalık esnasında sanırım, hastanede yattığımı hatırlıyorum. Bu arada ne olduysa yanıma refakatçi vermediler. Ben tek başıma hastanede bir hafta kadar yattım. Bu hastanede yatarken unutamadığım iki önemli olay vardı.
Birinci olay :
Bir gün sabahleyin doktor kontrol edip gittikten sonra etrafta bulunan insanların kullandığı kelimeler dikkatimizi çekmişti. Bu bahsettiğim gün, eski Pazar yeri meydanına birkaç gün evvel kurulmuş olan bir dar ağacında birisini asacaklarmış. Azılı bir mahkummuş ve idamına karar verilmiş. Daha sonra bu konuşmalar kesildiği gibi etraftaki insanlarda azalmaya başladı. Oldukça bir zaman sonra bu kişiler etrafta görünmeye başladılar. Anlattıklarına göre olay gerçekleşmiş ve adamı asmışlardı. Tekrar bu konuşulan olay içerisinde aklıma takılanlar; sözde masum imiş de bütün deliller onun üzerine imiş boş yere asılmış, hatta astıkları zaman ip iki defa kopmuş ta üç defa kopsaymış affedilmesi gerekiyormuş ta falan diye anlatıyorlardı. Doğru olduğunu zannetmiyorum. Burada bir kişinin asılarak idam edildiği doğru ama anlatılanların ne kadarı doğru bilmiyorum.
Şimdi ki Kız Meslek lisesinin olduğu yer, eskiden postane meydanı diye anılırdı. Burası boş bir meydan idi. Tam karşıda garaj bulunurdu. Postane olarak kullanılan baraka gibi bir yer vardı. Oldukça ufak bir yer olarak aklımda kalmış birde içeriye girdiğinizde tabanlarda tahtadan yapılmış idi. Oldukça karamış ve eskimiş tahtalar üzerlerine basıldığında acayip sesler çıktığı gibi bir miktarda toz çıkmaktaydı. İşte bu boş alana zaman,zaman gösteri amaçlı çadırlar kurulur bazen de böyle halkın görmesi ve ibret alması için adam asma işlemleri yapılırdı. Gösteri amaçlı çadırlarda bazen o zamanki adıyla sihirbazlık gösterileri yapıldığı gibi bazen de
-Şimal Denizinin hayvanları burada veya daha evvel hiç görmediğiniz hayvanlar diye bağırılarak müşteri çekilmeye çalışılırdı. Bir defasında bizde gitmiştik. Çok kocaman bir boa yılanı konulmuş olduğu cam kafesin içerisinde sessizce yatmaktaydı. Sahibi olan kişi eğer elleriniz terliyor ise bu yılana bir dokunun bir daha elleriniz terlemez diyerek bizleri dokunmaya davet ediyordu. Daha çok evde çeyiz işlemekte olan genç kızlara hitap ederek gelin dokunun bir daha ellerininiz terlemez diyerek bizleri davet ediyor bir yandan da kendi rahatça hayvana elini sürmekteydi. Bizler (yanımızda teyzemler falanda vardı ) kendimizde yeterince cesaret bulmuş olacağız ki yılana dokunmak üzere tam elimizi uzatmış yılanın soğukluğunu avucumuzda duymuştuk ki; Ciyaaaaak ! diye kuvvetli bir ses duyunca kalbimiz duracak gibi oldu korkudan. Tam yılanın üzerine asılı bulunan kocaman ve beyaz renkli bir papağandı bağıran ama biz haddinden fazla korkmuştuk. Çadır sahibi de hayvanı azarlayarak kafesi dışarıya çıkardı ama biz bir daha orada hiçbir şeye elimizi süremedik. Bir küvet gibi nesnenin içerisinde bir tane fok balığı vardı ve suyun içerisinde buz kalıpları yüzüyordu. Timsahı da o gün ilk defa görmüştük ama bizi en çok etkileyen kocaman bir Pelikan kuşu idi. Ağzını açarak bir kova suyu döküyorlar daha sonrada kuş suyun tamamını dışarıya kovaya çıkarıyordu. Mademki, gösterilerden bahsediyoruz o zamanlar çok meşhur olan “Motosiklet Üstüvanesi” denilen gösteri idi. Bunu tarif etmek gerekir çünkü çok uzun zamandır bu tür gösterileri yapanlar kalmadı. Ağaçtan yapılmış yuvarlak şekilde yüksek bir fıçıya benzeyen bu üstüvane denilen yerin içinde bulunan motosikletler buranın düz duvarında süratle giderek gösteriler yapmaktaydı. Yüksek olarak yapılmış bu yerin en üst kısmında seyircilerin dikilerek aşağıdaki gösteriyi izlemeleri için yapılmış balkon gibi yerler vardı ve bu üstüvanenin etrafını sarmaktaydı çepeçevre. Buraya çıkmak için yan taraflarda merdivenler bulunmaktaydı. Giriş yerinde büyükçe bir masa gibi şeyin üzerine konulmuş olan döner boruların üzerine bir motosiklet konulmuş ve burada motosikletin tekerleklerinden almış olduğu hareket ile borular dönmekte ve motosiklette bunların üzerinde tekerlekleri döndüğü için ayakta kalmaktaydı. Bu motosikletin üzerinde gösteri yapan genç bir adam vardı. Deri kıyafetler içerisinde motosikletin üzerinde kah oturarak kah ayakta çeşitli numaralar gösteriyor ve en heyecanlı yerinde olayı keserek içeriye davet ediyordu herkesi. Ortalama olarak akşamüzeri başlamaktaydı gösteriler ve gece bütün hızı ile devam etmekteydi. Bol renkli ışıkların altında yüksek bir ses ile çalmakta olan müziklerin yanında reklam amacıyla yapılan çağrılar duyulmaktaydı. Ölüm üstüvanesi diye adlandırılan bu yerde motosikletlerin düz duvarda yaptıkları gösteriler anlatılıyordu. Girişin hemen yanında çok büyük bir bez üzerine yapılmış bulunan üstüvane içerisinde düz duvarda gezmekte olan deri elbiseli birisi resmedilmişti. Bilet alarak merdivenden yukarıya çıkan insanlar aşağıda başlayacak olan gösteriyi beklerlerdi sabırsız olarak. Seyirciler yeterli sayıya ulaşınca gösteri başlardı ve en aşağıda bulunan bir motosiklet çalıştırılır ve üzerindeki kişi tabanda birkaç tur attıktan sonra yeterli hıza ulaşınca duvara tırmanarak burada dolaşmaya başlardı büyük bir gürültü ile birlikte beyaz dumanlar çıkartarak. Merkez kaç kuvveti ile burada hareket edebilen motosiklet dairesel hareketler ile dolaştığı gibi aşağı yukarı hareketlerde yapabiliyordu. Bu gösteriler esnasında bazen ellerini didondan bırakarak yan tarafa doğru açıyor ve ayrı bir heyecan katıyordu gösteriye. Kısa bir molanın ardından aynı motosiklet tekrar gösteriye çıkıyor ama bu defa kısa bir süre sonra ikinci bir motosiklet de içeriye girerek iki araç birden başlıyorlardı gösteriye. Bunun ardından araçlardan birisi gösteriyi bırakarak aşağıya iniyordu. Kısa bir süre sonra öbür araçta aşağıya iniyor ve aşağıya gelen bir bayanı motosikletin arkasına alarak tekrar başlıyordu gösteriye. Yine birkaç tur attıktan sonra arkada oturan bayan ellerini yana açarak tutunmadığını gösterir iken motosikleti kullanan kişi deri ceketinin koynundan çıkardığı bir Türk Bayrağını yüzüne koyarak ellerini iki yana açıp o şekilde dolaşmaya başlıyordu. Motosikletin hızından dolayı bayrak o kişinin yüzüne yapışıyor düşmüyordu. Bayrak çıkınca seyircilerden çok büyük bir alkış kopuyordu. Aynı zamanda programın bitişi anlamındaydı bu bayrak çıkarma olayı. Yine o tarihlerde gösterilerde Bayrak temasına önem verirlerdi ve bu olay her zaman oldukça ses getirir halkı mutlu ederdi. Daha sonra bayrağı yüzünden alan gösterici motosikleti aşağıya indirerek gösteriyi bitiriyordu. Seyirciler aşağıya indikten sonra yeni bir seyirci gurubunu yukarıya çıkarmak için tekrar başlıyordu reklamlar ve anonslar. Bu tür gösteri artık yapılmıyor demiştik. Tamamen eskide kaldı ama daha evvel seyretmeme rağmen geçenlerde T.V de gösterilen bir Türk filminde bu konu işlenmişti ve oldukça güzel bir şekilde aktarmaktaydı gösteriyi. Sanırım Türkan Şoray ile Murat Soydanın bir filmi idi. O gün para amaçlı çevrilen bu film bu gün bir belgesel niteliğinde artık. Bu gösteri o zamanlar gerçekten çok popüler idi ve bu gösteri günlerinde köylerden gelenler oldukça çok olmaktaydı ve akşam olunca buraya gelerek gösterileri izlerler ve daha sonra geriye dönerlerdi. Bu alanda çok önemli olaylar gelişirdi.

Bu çadırların bulunduğu alandan bakıldığında Atatürk heykelini rahatça görebilirdiniz. Hiçbir engel yoktu önünüzde. O zamanlar Atatürk heykeli şimdi bulunduğu yerde değildi. Şu anda bulunduğu yerden yaklaşık olarak elli metreden daha ilerideydi denize doğru ve heykelin şu anda bulunduğu yerde okulların öğrencileri, sıralanarak resmi geçit için sıranın kendilerine gelmelerini beklerdi. Ben elli metre olarak yazdım ama bu rakam yaklaşık olarak verilmiş bir rakamdır. Öğrenciler bahsedilen yerde sıraya geçtikten sonra heykelin yanlarında bir yerde Askeri bando sıralanır ve bayram boyunca buradan müzik ile eşlik ederlerdi törenlere. O zamanlar Aslan baba denilen yaşlı ve oldukça şişman olmasına rağmen son derece sevimli ve sempatik bir bando şefi Astsubay (yani o zamanların tabiri ile başgedikli) vardı. Bütün çocukların yol kenarına sıralanarak tezahürat yaptıkları bir tip idi. Bayramların haricinde hafta sonları Hükümet Konağı önündeki direğe bayrak çekme merasimi esnasında aynı tezahüratı gösterirdi çocuklar. Nerelerden nerelere atlatıyor hatıralarımız bizleri. Bayramları buradaki Cumhuriyet meydanında kutlamanın bambaşka bir güzelliği vardı. Halk ta bu törenlere katılır ve kalabalık arasında bayramlar coşku ile kutlanırdı. Birde halk resmi geçitlere katılan okullarda okuyan çocuklarını veya akrabalarını görmek gençlerde birbirlerini görmek amacıyla katılırlardı bu merasimlere. Bütün çocukların ellerinde kağıttan yapılmış bayraklar olur ve resmi geçitler izlenirdi. O zamanlar bu türlü faaliyetlere oldukça büyük ilgi vardı. İlk okul beşinci sınıfta iken 23 Nisan bayramında ben Efe kıyafeti ile katılmıştım bayrama. Bildiğiniz gibi hazırlıklara günler evvel başlanırdı. Herkese şiir okutularak içinden seçme yapılır daha sonra diğer okullar arasında yapılırdı bu seçmeler. Öğretmenimiz bizlere; eski kıyafet denilen giysilerden bulanlar var ise bayrama o kıyafet ile çıkacak demişti. Bende anneme bunu anlatınca Özbek köyüne gider buluruz dedi ve köye gittik. Kimden aldık hatırlamıyorum ama birisinden bulduk. Üzerime uydurmak için gerekli ayarlar yapıldı elbisenin özgün yapısını bozmadan. Bu, üzerinde altın rengi sırmalar ile işlenmiş bir kısa şalvar, Kolları omuzlarından itibaren yırtmaçlı ve arkaya sarkan bir cepken denilen yelek ve kocaman eğri bir pala. Bacaklarda ayaktaki ayakkabı ile birlikte diz altına kadar bacakları kapatan bir tozluk kafada bir fes üzerine sarılmış renkli tülbentler ile çok güzel bir başlık.Evde hazırlanan bir gömlek ile kıyafet tamam olmuştu. Bayram günü kullanmak için birde mantar tabancası koymuştum belime. Bayram günü bu kıyafet ile resmi geçide katılmıştım. Benim gibi eski kıyafet denilen elbiseler ile katılanlar çok olmuştu kızlı erkekli olarak. Geçit esnasında tam Valinin önüne gelince tabancalarımızı çekerek havaya doğru patlatmıştık bizden önce merasime katılan Gazileri örnek alarak. Vali Beyde bizleri ayağa kalkarak selamlamıştı bizler önünden geçer iken. Yanımdaki diğer öğrenciler ellerindeki tabancaları seri bir şekilde doldurup patlatır iken ben ise ancak iki tane patlatabilmiştim. Çünkü daha fazla mantar alacak param yoktu. Hayat pahalıydı o zamanlar ve fazladan mantara para verecek halimiz yoktu. İki tane yeterdi patlatmış olmak için. Ne anlatır iken nerelere geldik. Bizi etkileyen adam asma olayını sizlere anlatmak ister iken nerelere kadar gittik. Bu olay beni etkilemiş olmalı ki ne zaman bir hastane olayı yaşasam yada buna benzer bir olay aktarılsa bu zavallı hep aklıma gelir. Ben gidip görmedim ama gidenler dönüşte hep anlattılar hem de yukarıdaki verdiğim örnekleri aktararak. Çok uzun seneler sonra gittiğim bir yerde bu olayın o gün çekilmiş bir resmini gördüm. Ama neresi ve kim idi hatırlamıyorum. Bir ele geçirir isem bu yazıya eklemeyi düşünüyorum. İşte bu alan o zamanlar çeşitli işlere yaramaktaydı ve hemen yanındaki Hastaneye dik olarak uzanan cadde üzerinde de Pazar kurulmaktaydı. Bu pazarda genelde köylü vatandaşların getirdiği sebze ve meyveler bulunur bunu süt ve sütten yapılmış ürünler takip ederdi. Topraktan yapılmış büyük kavanozlar içerisinde yoğurtlar bulunurdu. Birde kocaman bir çınar yaprağı üzerine dökülerek şekil verilmiş Çam sakızı bulunurdu. Çiklet her yerde bulunmasına rağmen büyüklerimiz bu sakızı tercih ederlerdi. Biz çocuklar için tadı biraz acı olmasına rağmen gene de ara sıra çiğnemeye çalışır idik. Yalnız bu diğer çikletler gibi şişirip patlatmaya müsait değildi. Yalnız kadınlar satmak için önlerine sıralı olarak dizince koyu yeşil renkli çınar yapraklarının üzerinde bal renkli görünümü ile hoş bir manzara çıkardı ortaya. Pazardaki Meyveler genelde zamanı geldiğinde Kepez köyünden gelirdi. O zamanlar buranın meyve bahçeleri çok meşhur idiler. Dallarından toplanan taze sebze meyveler pazara getirilerek burada satılırdı KEPEZ köyünün bunlar diyerek de reklam yapılır idi hani. Daha sonraları meyveleri Çanakkale dışına göndermeye başlayınca bunlar pazara pek inmez oldu. Toplananlar hemen gönderiliyordu çünkü. Burası ile bir anı aktaralım bakalım. Bir hafta sonu Süleyman eniştem ve ailesi ile birlikte bir ahbaplarının teknesi ile denize açılmıştık. Amacımız karşı taraflarda muhtemelen Havuzlar denilen yere giderek hafta sonunu geçirmekti. Her şey hazırlanıp sandala doluştuktan sonra hareket ettik. Boğazın ortalarına bir yere gelince şiddetli bir rüzgar esmeye başlayıp oluşan dalgalardan bizim motora su girince deniz üzerinde hareketsiz kalmıştık. Yalnız tekne sahibi kişi oldukça usta bir balıkçı idi. Bu arada kendisini saygıyla analım. Yunus abi diyorduk kendisine. Küreklere asılarak rüzgarın esintisinden faydalanma yoluna gidip tekneyi güç bela Kepez burnuna doğru çevirerek kürekler ile yol almaya başladık. Büyük bir balıkçı teknesi olmasına rağmen küreğe gelen bir tekne idi. Uzun uğraşlardan sonra Kepez burnunun oralarda bir yerde karaya çıkarak hafta sonu tatilini burada yapmaya karar verdik. Akşama kadar burada eğlenip getirdiklerimizi yedikten ve oylandıktan sonra akşam Çanakkale’ye dönmek için Kepez bahçelerinin içinden geçerek yürüyerek Kepez köyüne gelip oradan bulduğumuz bir araç ile eve dönmüştük. Şimdi bu olayın burada ne alakası var diyeceksiniz. Şöyle ki yürüyerek Kepeze gider iken bahçelerin içerisinden geçerek etrafı iyice inceleme imkanımız olmuştu. Meyve ağaçlarının arasından geçerek yürüyorduk ve bu bahçelerde çalışan insanları görmüştük. Her taraf yemyeşil meyve ağaçları ile doluydu. İşte burada yetiştirilenler Çanakkale’ye getirilerek pazarda satılıyordu.
Şimdi ki Pazar yeri çok sonralar kurulmaya başlamıştı.
Dedik ya eskiden bu meydanda gösteriler yapılır idi. Burada gösteriler yapılır iken birisi elindeki meşaleye doğru üfleyince kocaman bir alev topu etrafı sarıyordu. Bu benim hem hoşuma gidiyor hem merak ediyor hem de korkuyordum. Bunu izler iken, adam elindeki küçük bir şişeden bir şey içiyor daha sonrada bunu o meşaleye doğru püskürtüyordu. Şişenin içindekini içmiyor daha doğrusu ağzına alıyordu ve sonra bir kenara bırakıyordu bu şişeyi. İşte tam bunu bir kıyıya bıraktığında ben hemen giderek şişeyi aldım ve kokladım. Bu bildiğimiz Gaz Yağı idi. Tamam öğrenmiştim. Eve geldikten sonra bunu denedim ve başardım ama her tarafım gaz kokmuştu. Ağzıma aldığım bir miktar gaz yağını, elimde tuttuğum meşaleye doğru püskürtünce kocaman bir alev topu oluşuyordu havada. İlk zamanlar tam manası ile başarılı olamadım ama deneyerek çabucak öğrenmiştim. Yalnız bunu evin bahçesinde kimse yok iken yapıyordum annem görse herhalde sopa ile kovalar idi. Birazını da yutmuş olmalıyım ki motor feci halde bozuldu. Tuvaletten çıkamadım.

İkinci olay:
Ben hastanede yatarken beni etkileyen diğer olayda güneş tutulması idi. Hemşireler ve hastalar evet işte güneş tutulması başladı gibi laflar ediyorlardı. Bu arada bana bakan hemşire elinde bir cam ile geldi. Orada yakılan bir mum ile yapılan bir isli cam ile herkes güneşe bakıyordu. Ben çok ufak olduğumdan sesim pek çıkmıyordu. Bir zaman sonra hemşire bana dönerek bir daha kolay kolay gerçekleşmez bu olaylar. Gel sende bak diyerek isli camı bana verdi. Bende gözüme denk getirip bakınca Güneşin üzerindeki dünyanın yuvarlaklığını bütün açıklığı ile gördüm. Hatta cam parçası bende kaldığından, uzun süre bakarak gözlemledim olayı. Bunu hiç unutamam. 11 Ağustos 1999 tarihli güneş tutulması sırasında hemen bu olay aklıma gelmiş ve o hastane gününü tekrar yaşamıştım.
Aynı hastalık zamanında sanırım, beni buradan alarak yine hastanenin bahçesinde bulunan barakalara yatırdılar.Hastanenin şimdiki Polikliniklerinin olduğu yerde eskiden barakalar vardı. Burada işte beni attıkları gibi hastaları yatırıyorlardı ve kış günü olmasına rağmen ısınacak bir şey yoktu. Şimdiki Hastane çok sonraları yapıldı. Dönelim gene konuya sözde bulaşıcı bir hastalık varmış. Bu defa yanımda annem de vardı. Bizi bir barakanın içerisine attılar. Annem durmadan ağlıyor.. Neyse akşam olunca kapıda Koca Süleyman dedem belirdi. Beni kucağına aldığı gibi anneme de haydi yürü dedi. Kapıya gelmiş olan bir Faytona binerek evin yolunu tuttuk. Dedem beni hastaneden kaçırmıştı. Faytona bindiğimizi çok net hatırlıyorum. Beni battaniyelere kat kat sarmışlardı. Kış günüydü ve kar yağıyordu. Annem ise;
”Doktor ile kavga ettik beni tersleyince bende karşılık verdim onun yüzünden bizi barakaya attı” derdi hep. Nedendir bilemiyorum aklımda bu fayton ile koca köprünün üzerinden geçişimiz var. Battaniyelerin arasına sarılmış olarak koca köprünün üzerinden geçer iken aklımda boğaz tarafına bakmış olmalıyım ki kar yağışı altında geçmekte olan bir geminin hayal meyyal görüntüsü ile atların nallarından çıkan sesler idi. Artık faytonlar kalmadığı için bu tıkırtıları duyamıyoruz.
Ben bilmiyorum hatırlamıyorum, burada hastalığıma bir teşhis koyamamışlardı. Benim bacaklar tutmuyor ve üzerlerine basamıyordum. Kocakarı ilaçları yaptırmak amacıyla beni boyuna gezdiriyorlardı. Aklımda kalan şimdilerde yerinde bulunmayan Havacı çeşmenin (evin karşısında yol var şimdi. Çeşme o yolun tam ortasında idi.) karşısında yaşayan ve at arabacılığı yapan Mehmet amca bir fincanın içerisinde erittiği kırmızı bir çamuru dizlerime sürerek bir şeyler okudu ve ben zaman içerisinde düzeldim. Bu arada doktorun verdiği ilaçlara devam ediyordum ama. Artık daha bir dirençli idim. Neyin iyi geldiğini bilmiyorum.
Koşuyor oynuyor yaramazlıklarıma devam ediyordum. Öyle ki herhangi bir şekilde oyun için koşmaya başlasak beni kimse tutamıyordu. Okulda derslerim oldukça iyiydi. Öğretmenler benden memnun idi ben de onlardan. Zaman zaman yaptığım faaliyetler ile de takdirlerini topluyordum. Bu arada yaptığım bir Atatürk resmi olay olmuştu. Öğretmen önce bu resmi alarak sınıf tablosuna asmış daha sonrada okul panosuna asmıştı. Burada bu resmi benim yapmadığım söylenmiş. Öğretmen bana yapıp yapmadığımı sordu. Ben kendi yaptığımı söyledim. Kopya çekerek yaptın değil mi deyince hayır resmin üzerine koyarak kopya çekmedim bakarak yaptım dedim. Madem öyle yap bakalım bir tane daha deyince ben hemen orada karakalem olarak resmi çizdim ve boyamak içinde müsaade istedim. Öğretmen gerek olmadığını söyledi. Yanlış hatırlamıyor isem daha başka öğretmenlerin yanında birkaç defa daha yapmıştım. Yine bir 10 Kasımda bana bir şiir vererek ezberleyip okumam istendi. Bende okudum. Ama herhalde o günün heyecanından heyecanından olsa gerek ağlamaktan okuyamadım. İzlemeye gelen velilerde ağladı bende ağladım öğretmenlerde ağladı. İlkokul günlerinden aklımda kalan pek unutulmayacak olaylar yok gibi ama yinede hatırladıkça aktarırım. Sınıfta zeki veya o zamanın tabiri ile çalışkan birkaç kişiydik. Hep bir çekişme içindeydiler benimle. Sınav yapıldığında kaç alınmış alınması önemli değil benim kaç almam önemliydi onlar için.. Hatta bir gün yapılan bir sınavda benden bir numara aşağıya alan bir kız bir ders boyunca ağlayarak notunu yükselttirmişti. Ben öyle saatlerce ders çalışmazdım. Okulda anlatılanlar benim için yeterliydi. Birde verilen ödevleri hiç eksiksiz yapardım. Bundan amacım çalışmaktan ziyade ertesi gün öğretmenin kontrol unda mahcup olma duygusundandı. Bundan çok korkardım. Herkesin içerisinde azar işitmek bana göre değildi.Günler gelip geçiyor hayat devam ediyordu. Bu arada daha baştan anlatmam gereken bir olay da şuydu.
Ben okula kayıt yapıldığında adımın Hikmet olduğunu öğrendim. Herkes bana Erhan derdi. Bu nasıl olmuştu. Babam askerdeyken çok samimi olduğu bir arkadaşı varmış. Daha sonra ince hastalıktan ölmüş. Onun adımı Erhan’mış yoksa o mu istemiş Erhan olmasını, tam bilemiyorum. Annemde bana hamile iken Çanakkale’de hastaneye bir ziyarete gitmişler. O zamanlar köyde oturulmaktaymış. Araç ta yok. Yaya olarak gelinip gidilmekteymiş. Belki de yolun yorgunluğundan veya hazır hastane bulma duygusundan!!!! Sancılar başlayarak orada kalmış ve sabaha karşıda ben olmuşum. Doğumdan sonra ebeler ilgili bir kimse ararken Ayşe Teyze dediğimiz Özbek köyünden Koca bıçak Hasanın karısına denk gelmişler. Doğum olduğu için olayın kayıtlara geçmesi gerekiyor ismini ne yazalım demişler. O zamanki insanların cahilliğimi desem yoksa ben büyüğüm bana sordular deyip büyüklenme olayımı desem her neyse gidip anneme sorup ta “bu çocuğun ismini ne düşündünüz” demek yerine yahu “biz ne için gelmiştik ne oldu vardır bunda bir hayır Allah’ın Hikmeti işte adını Hikmet koyun demiş.Tabi ki kayıtlara bu şekilde geçmiş. Eeeee! bundan sonra yapacak bir şey yok. Olay böyle işte. Daha sonrada kaydı kontrol etmek olayı da yok. Çünkü nüfus cüzdanı kim bilir ne kadar sonra alındı. Para yok. Köyden gelip de devlet dairesinde bu işleri kim takip edecek. Zaten köylü devletten korktuğu için bu tür yerlere çok mecbur kalmazlar ise gitmezler. Şimdi bu Ayşe teyzenin yani büyük teyzenin neden etkili olduğuna gelince öncelikle ana ve babamın hayatlarından bazı örnekler vermem gerek. Babam ilk okulu oldukça parlak bir sonuç ile bitirmiş. O zamanlar öğretmeni olacak kişi babamın okuması gerektiğine ve bunun da askeri bir okulda olmasına karar veriyor. Dedeme bu durumu bildiriyor. O zamanlar asıl dedemiz yani Özbek köyünü kuran İbrahim dede çok fazla zengin. Özbekistan dan buraya göç ederken getirdikleri altınların miktarını bilen yok. Fakat elde tutmak yerine zevk ve safa ile yemeği tercih ediyorlar. Anlatılanlara göre o tarihlerde yani babam çocuk iken büyük dedemler Çanakkale’nin Özbek köyünde oturuyorlar, tuttukları özel bir araba ile İstanbul’a giderek eğlenirlermiş ve aynı gecede tekrar geriye dönerlermiş. Babam 1929 doğumlu. Türkiye’deki arabaların sayılı olduğu bir zamandaki harcanan paraya bakın. Bize de şimdi de dedelerimizin yaptıkları ile övünmek kalıyor. Bizimkilere de fakirlik kalıyor. Bu arada baba dedem Kazım dedem babaannemden ayrılarak başka birisi ile evleniyor. Köyden bir kız kaçırarak evleniyor. Yeri gelmiş iken İbrahim dede köyün ağası imiş. Yeni evli iken anlatılanlara göre evlendiği gece köye bir tanrı misafiri gelmiş büyük dede karısına şu yatak yorganı hazırla da aldırayım ,tanrı misafirinin altına serelim yatsın deyince karısı O benim çeyizim diyor. Büyük Dedemin ağzından çıkan laf şu.”Toparla çeyizini” Ertesi gün karısının eşyalarını topladığı gibi yanındaki adamlarına babasını evine bırakın diyerek gönderiyor. Adamlar görevi bitirip geri dönerek dedeme teslim ettiklerini anlatıyorlar. Dedem o gece giderek adını hatırlayamadığım bir köyden bir kız alarak atın arkasına bindiriyor ve evleniyorlar. Bu olay hep anlatılırdı.
Babam ile babaannem yalnız kalıyorlar. Daha sonra Koca Süleyman denilen kendisini çok sevdiğimiz dedem ile evleniyor. O da köyün kahvecisi. Babam askeri okula gitmek istemiyor. Muhtar olayı Jandarmaya bildirmiş. Kafası çalışıyor ve gariban köyde ziyan olacak gidecek. Onun için bu tür bir okula gitmesi gerek diyerek. Babamı jandarmalar gelip zorla alarak askeri okula göndermeye çalışıyorlar. Gideceği okul şimdiki adıyla Kuleli Askeri Lisesi. Köyden kasabaya gelirken babam jandarmaya tuvalet ihtiyacı olduğunu söylüyor ve işini görmek için girdiği bir çalının arkasından kaçıyor. Eğer bu olay gerçekleşmese idi bu günkü yaşantılarında ve yaşantımızda bit çok şey değişirdi. İşte kader bu herhalde. Günler böyle gelip geçtikten sonra yaşı gelince araya girenler sayesinde annemle evleniyorlar. Evlilik olayından sonra babaannemler ile yaşadıkları bir olaydan sonra evden kovularak bir kış günü açıkta kalıyorlar. Daha evvelki satırlarda bahsettiğimiz Ayşe teyze bunlara sahip çıkarak o gecelik eve alıyor. Daha sonrada oturdukları evin hemen karşısında olan tek gözlü bir odayı kendilerine kalmak için veriyor. Annemler işte bu odada kalmaya başlıyorlar. Ha! bu arada bir de eşekleri var. Soğuktan korumak amacıyla o da aynı odanın içerisinde kalıyor. Sabahleyin erkenden kalkan babam dağdan kestiği odunları Kaleye (Çanakkale) getirip yüz yirmi beş kuruşa satarak kazanmış olduğu para ile yiyecek giyecek bir şeyler alarak köye dönüyor. Köy Kaleye yaklaşık olarak altı kilometre kadar. Dedik ya o zamanlar kar çok yağıyordu. Ayaklarına çarık giyen babam soğuktan korunmak amacıyla annemin eski şalvarını yırtıp ayaklarına sararak yoluna devam edermiş. Gün gelip bir gün yine Kaleye odun getirip sattıktan sonra çay kıyısındaki itfaiyenin yanına eşeği bağlayarak bir şeyler almak alış verişe gitmek amacıyla ayrılmak üzere iken daha evvel tanıdıklarından birisi (Cangaloz İbrahim) babama seslenerek gel buraya diyor. Bu itfaiyeye çalışmak için adam alınacak çalışır mısın deyince babam da evet çalışırım diyor. Hemen orada hazırlanan bir dilekçe ile müracaat ediliyor. İtfaiye amiri dilekçeyi imzalayarak git bunu belediye başkanına imzalat gel diyor. Şimdi burası ilginçtir. Babam sorarak Belediyeyi buluyor. Başkanın odası önüne gelen babam kapıdaki görevliye evrakları vermiyor. Israr edince de bana itfaiye amiri bunu imzalat gel dedi. Sana verecek olsaydım bana söylerdi onun için kendim vereceğim diyor. Neyse babamı içeriye alıyorlar. Babamda kağıtları imzalatıyor ve başkan hemen git elbiselerini versinler işe başla diyor. Neyse babam kendi tabiri ile Belediyeden İtfaiyeye giderken koşmaktan bacaklarım kıçıma vuruyordu. Geç kalacağım diye korkuyordum diyor. İtfaiye ye geldiğinde evraklara bakıyorlar ki işe alınmış gerekli kıyafetler veriliyor. Bez sarılmış ayakların üzerindeki çarıklar çıkarılarak iskarpinler giyiliyor. Babama haydi sen bu gün izinlisin evine git hem işe başladığını haber ver hem de artık altı gün burada yatacaksın ona göre hazırlıklı gelirsin deyince babamı gönderemiyorlar.
“Eğer gidersem yerime başkasını alırsınız” diyerek gitmiyor. Bu arada köyden rastlamış olduğu birisine, o gün sattığı odunlardan kazandığı parayı ve eşeği vererek al bunu köye götür eve de söyle ben iş buldum bir hafta yokum diyor. Neyse köylüsü istenileni yerine getiriyor. Eve haber veriliyor ama evdekiler sevinecekleri yerde korkarak üzülüyorlar. Nasıl bir iştir ki ilk günden adam eve gelemez oldu. Bu arada köyde dedikodularda başlamış zaten adam sabah gitti bir daha görünmedi. Hapse mi attılar ne oldu falan gibi. Bu işin başlangıcı zaten hayatın bir dönüm noktası. Benden önce doğmuş olan bir abim varmış. Yüzünü görmediğimiz abimizi de anmadan geçmeyelim. Adını o günkü şartlara göre İbrahim koymuşlar. Köyde doğmuş. Annemin anlattığına göre abim doğduğunda belinin üzerinde koyu renkli bir şişlik varmış. Zaman içerisinde bu şişlik daha da büyümüş. Birkaç aylık iken ölmüş. Senesine ben doğmuşum. Yani aramızda bir yaş fark varmış. Yine annemin anlattığı bir anıdan bahsetmiştik ben Çanakkale’de hastanede doğmuşum doğumdan sonra beni ilk defa annemin yanına getirdiklerinde ilk iş olarak beni soyarak belime bakmış annem bakalım ölen ağabeyimdeki gibi bir şişlik var mı belimde diyerek. Demek ki abimin olayından çok etkilenmiş. Yine üstüne basarak anlattığına göre benim belimde, tam abimin belindeki şişliğin olduğu yerde koyu renkli bir leke var. Bunu zaman içerisinde komşuların veya ahbapların yanında anlattıktan sonra hemen beni yatırarak belimi açar ve o noktayı gösterirdi herkese. Her kes o noktaya ellerini sürerek bakarlardı acaba nasıl bir şey diye. Bu lekenin anlamını hamile iken bir şeyler almaya daha doğrusu habersiz almaktan olduğunu anlatırdı. Örnek olarak Bana hamile iken oturdukları evin bahçesinin yanında komşularının bahçesi varmış. Onların tarafında bulunan bir bardak eriğinin dalları bizim bahçe tarafına geçmiş ve üzerinde erikler varmış. Tam o ağacın olduğu yerde babaannemlerin kocaman bir fırını vardı. İşte orada ekmek yaparlar iken hamileliğin verdiği bir istek ile hemen elinin altına kadar uzanmış olan ağaçtan bir erik kopartmış. Tam bu esnada babaannem içeriden pinet içindeki hamurlar ile birlikte çıkınca annem hemen elindeki eriği arkasına saklamış. İşte bundan dolayı benim belimde erik lekesi kalmış!!! İnanışları bu şekilde idi. Ben daha başka bir yaklaşım buldum sanırım. Bazı yerlerde okumuştum. Reakarnasyon diyorlar herhalde. Kelimeyi yanlış olarak kullanmış olabilirim. Daha evvel vefat edenler tekrar dünyaya geldiklerinde üzerlerinde eski yaşantılarından iz taşırlarmış mutlaka. Ne diyelim. Ölenlerin hepsine tanrıdan rahmet dileyerek devam edelim anlatmaya. Bu arada ben olmuşum işte.Yaklaşık olarak iki veya iki buçuk aylık bir ayrılıktan sonra Kaleye taşınılıyor ve yazının başında hatırlamaya başladığım evden itibaren benim yaşantıma geçtik. Günlerimizden aklımda kalan çay kenarında yakaladığım balıklar idi. Babamın yanına itfaiyeye giderek çay kenarına iner akşama kadar oralarda oyalanarak balık tutmaya çalışırdım ve bunda da çok başarılı olurdum. Yalnız bir akşamüzeri tam köprünün altında balık tutarken yakalamış olduğum iri bir balığı almaya çalışırken çaya düştüm. Su çok derin değildi ama dip bataklıktı. Ben kalkmak için yere basınca oldukça derine batmıştım. Neyse çok fazla debelenmeden kendimi kurtardım. O çamurlu halimle babamın yanına itfaiyeye gidince babam beni kendi kullandıkları banyoya sokarak yıkadı. Yaz günü olduğundan fazla bir problem olmamıştı.
İtfaiyenin hemen yan tarafında bir değirmen vardı. Sanırım Behzat’ın değirmeni diyorlardı. Bunun değirmenin içinden akarak yolu bölüm geçen ve çaya ulaşan bir akıntı vardı. Sanırım bu su, değirmenin soğutma sisteminde kullanılıyordu. Temiz berrak ama ılık bir suydu. Kış olunca bu suyun aktığı yerden buharlar çıkardı. İşte bu suyun çay ile buluştuğu yere de toprağı kazdığımız zaman bol miktarda kurtçuklar çıkıyordu. İşte bunları kullanarak bol miktarda balık tutabiliyordum. Artık marifet bendemiydi bu kurtçuklarda mıydı yoksa balık çok olduğu için miydi karar verin. Çayda bulunan su oldukça berrak idi ve her zaman yüzen balıkları görebiliyordunuz. Daha sonraları çaydaki su yatakları oldukça değişti. Burada rahatça yüzülebiliyordu. Ortalarda bazı kısımlarda oldukça derin kısımlar oluştu ki çocuklar köprünün ayakları üzerine çıkarak buradan suya atlayabiliyorlardı balıklama olarak.
Bazen köye gider orada kalırdık ailece. Güzel havalarda Özbek köyüne yaya olarak gider idik. Hastane bayırı denilen kısma doğru gidildiğinde Jandarma alayının arkasından giden bir yol var. Bu yol hala kullanılıyor Karaca Ören köyüne çıkar. Buranın içerisinden geçerek daha arkada kalan köye varırdık. Köyün hemen girişinde bir çeşme vardı. Bu çeşmenin yanında Hamam denilen bir eski yapı vardı ve bunun hamam olarak kullanıldığını hiç görmedim. Çeşmenin başında böyle bir yapı olduğuna göre çok eski zamanlardan beri burasının kullanılır olması gerekir. Burada ilk zamanlar kervan halinde geçen develerin konakladıklarını hatırlıyorum. Daha çok eşeklerinin sırtına yükledikleri tenekeden yapılmış su kaplarının içerisine su doldurup taşıyan Karaca örenliler vardı. İlk zamanlar Karaca örenliler gelip burada su alırlar imiş. Özbekliler yani büyük, büyük dedemler buraya göç etmişler. Devlet tarafından kendilerine buradaki topraklar verilmiş. Karaca örenliler onların buraya yerleşmelerini hiç istememişler bunun için geceleri buraya gelerek hayvanlarının iplerini keserek salıverirlermiş veya tarlalarına zarar verirlermiş diye anlatırdı annem. İşte bu çeşmeye gelince köye geldiğimizi anlardık. Buraya oturur bir müddet dinlenir ondan sonra köye inerdik. İkinci bir yolda daha ileride mezarlığı geçince tepeye tırmanılarak gidilen bir yol vardı. Burası da köyün içerisine çıkardı. Buraya çalışan araba olmasına rağmen genelde yürürdük annemlerle beraber. Bahsettiğimiz çeşmenin yanında bir mezarlık vardı. Burası bizim aile kabristanlığımız idi. Babam biz ölünce buraya gömüleceğiz derdi. Burada soy adı Özbek olanlar gömülebilirdi sadece derdi.
Bu köyde miydi yoksa başka bir yerde mi görmüştüm. Tahtacı tabir edilen Türkmenler vardı. Bunların kıyafetleri kendine özgüdür ve her zaman bu kıyafetlerini kullanırlar. Kadınlar renkli ve üst üste giyilen bir çok kıyafet ile bir renk cümbüşü yaratarak kendilerine yakıştırırlardı. Bunları bu yazının yazıldığı zamana kadar Çanakkale pazarında zaman ,zaman görmek mümkündü. İşte bu vatandaşlarımızın tahtacı olarak adlandırılması boşuna değildir. Gerçekten işleri budur. Belirli zamanlarda etraftaki köyleri dolaşarak kışın hazırlanan kalın tomrukları, sahibinin isteğine göre keserek tahta haline getirirlerdi. Kocaman tomrukları, kendileri tarafından yapılan ayaklar üzerine koyarak “Bıçkı” denilen testereler yardımı ile keserek tahta haline getirilirdi. Bunları da köylüler işleyerek genelde bina yapımında kullanırlardı. O zamanlar her tarafta odun ve tomruk gibi malzemeler çok fazla vardı. Fakat yeterli makine ve araçlar olmadığından bunlar yüklenerek kasaba veya şehre getirilerek kestirilemiyordu. İşte bu zamanlarda tahtacı denilen vatandaşlarımız köyün hemen dışındaki genelde düven sürmek için kullanılan ve köyün ortak malı olup “Harman Yeri “diye adlandırılan veya mal sahibinin gösterdiği bir yere konaklayarak günler süren çalışmalar ile bu tomrukları tahta veya istenilen ölçü ve kalınlıklara getirmek amacıyla uğraşır geceli gündüzlü çalışırlardı. Kadın erkek fark etmez beraberce bu tomrukları kesmeye çalışırlardı. Sabahın çok erken saatlerinde başlayarak akşam hava kararana kadar çalışırlar eğer yapılan iş sadece tomruklardan kapak alarak kesmek işi ise bunu gece ay ışığında da yaparlardı. Ölçülü ve düzgün kesim işlerini ise gündüze bırakırlardı. Kocaman bıçkının başına karşılıklı olarak iki kişi geçer ve bu bıçkıyı ileri geri çekerek kesmeye devam ederlerdi. Bu işler karşılığında para alınıp verildiğini zannetmiyorum. Daha çok yiyecek buğday,yağ küçük baş hayvan pekmez v.s gibi maddeleri karşılığında yapılırdı. Gerçekten zahmetli bir işti.
Daha evvel bahsetmiş olduğum Koca Bıçak Hasanın başka bir yeri vardı çocukluğumda. Bambaşka biriydi. Bir kere çok güzel Harmandalı oynardı. Bu günlere ait özel bir kıyafeti vardı. Tam bir Ege efe kıyafeti idi bu. Özel elbiseler körüklü çizmeler belde işlemeli saldırma falan. Düğünlerde özellikle çağrılarak onun istediği Harmandalı Havası vurulur Koca Bıçak Hasan arka taraftan Ehhheyyyt ! diyerek ortaya çıkar bütün köy sessiz sedasız onu seyrederdi. Bu bahsettiğim köy elbette ki Özbek köyü idi. Bu düğünlerde birde orta oyunlarına benzeyen bir oyun sergilenirdi. Eğer yanlış hatırlamıyor isem Celil diye birisi vardı. Bu da köy fırınından yüzüne sürdüğü is karası ile Arap şekline girer şimdi hatırlayamadığım bazı komik sözler ile herkesi kırar geçirirdi gülmekten. Uzun bir sopanın üzerine at gibi binerdi ve oyun bu şekilde devam ederdi. Oyunun sonuna doğru bu sopanın ucuna bağlanmış olan paçavralar yakılır. Celil arka tarafından ateşler çıkan sopanın üzerinde hızla düğün yerine girince köylü kırılırdı gülmekten. Kadın kılığına girmiş erkekler de bulunurdu. Bu oyuna iştirak edenlerden bir erkek yine kadın kılığına girmiş ve abartılı bir şekilde kırıtmakta olan kişiye oynamakta olduğu oyun esnasında çeşitli hareketler ile beraber olmak için çeşitli kıymetli hediyeler sunar fakat bayan kabul etmezdi. Bu hediyeler kollarına bol miktarda bilezik ,boynuna birkaç sıra zincir kulaklarına küpeler gibi şeylerdi ama kadın bunların hiç birisini kabul etmezdi. En sonunda erkek olan parmağına yüzük takmayı teklif edince hemen kabul ederek boynuna sarılıyor ve mutlu sona erişiliyordu yine oldukça abartılı olarak. Tabi bu hareketler oyun havası tabir ettiğimiz müzik eşliğinde kıvrak dans gösterileri ile yapılır, erkeğin teklifleri ve kadının bunu reddetmesi de oldukça abartılı olarak figüre edilirdi. Kadınlar ve erkekler ayrı, ayrı yerlerde olmalarına rağmen yinede bu gösteriyi birlikte izlerlerdi. Bu abartılı hareketleri gördükçe erkekler katılarak gülerler ama kadınlar aynı şekilde sesli olarak gülmezler başlarındaki örtünün bir kısmı ile yüzlerini saklayarak gülmeye çalışırlar ve eğer kendilerini tutamazlar ise ya arkalarını dönerler yada iyice yere eğilerek etraftan görünmemeye çalışırlardı gülerler iken. Şimdi kalmadı bunlar. Burası köy meydanı denilen yerdi. Bayramlarda burada bulunan kocaman ağaca uzun ipler ile salıncaklar kurulur köyün genç kızları burada toplanarak sıra ile bu salıncaklara binerek şarkılar söylerlerdi Bu şarkılar genelde mani(o zamanlar beyit denilen ) türden olurdu ve daha sonra toplu halde türküler söylenir idi. Bu salıncağa binmiş olan bir genç kızı bir delikanlının kuvvetli bir şekilde ittirilerek salladığını hatırlıyorum. O zamanın tabiri ile salıncağı havalara uçurdu denilerek bahsediliyordu bu tür sallanmalara. Bunu hatırlıyorum da o salıncaktaki genç kızı kuvvetli bir şekilde sallayan kişinin o kızın kardeşimi yoksa akrabası mı yada köyden başka bir delikanlımı olduğunu hatırlamıyorum. Bu salıncak eğlencesinin mutlaka bir prosedürü vardır ve keşke hatırlayıp ta aktarabilseydim buraya. İlerisi için iyi olurdu ,bilirdi herkes.
DÜĞÜNLER
Bu tür eğlence sünnet düğünlerinden sonra yapılırdı. Sünnet düğünü; bir gece kına gecesi ertesi gün düğün ve kesme işlemi ile aynı gecede Oturtma Gecesi denilen eğlence yapılır ve özenle hazırlanmış olan sünnet yatağından, kesilen çocuk veya çocuklarda bunu seyrederdi. Evlilik düğününde ise kına gecesi yapılır geç vakit herkes dağıldıktan sonra çerez gezmesi denilen faaliyet başlardı. Bir iki parça çalgı ile beraber kadınlar ve kızlar gelinin arkadaşlarını ve akrabalarını dolaşarak çerez toplarlardı. Gittikleri evlerden bu gruba çeşitli çerezler ki bunlar genellikle kabuklu tuzlu fıstık kuru üzüm leblebi gibi şeyler olurdu. Bu esnada etrafta bir miktar delikanlı ki bunlar gelinin kardeşleri ile arkadaşları olur etrafın güvenliğini sağlarlar fakat başka hiçbir şeye müdahale etmezler ve karışmazlardı. Sadece toplanan çerezleri taşımaya yardım ederlerdi. Bu çerez gezme bitince kadınlar ve kızlar gelin evine giderek toplanan bu çerezleri paylaşarak hem yerler hem de eğlenceye devam ederlerdi. Kına yakmak ile ilgili olarak aktarmak istediğim bir şeyde şudur. Gelinin eline kına yakmadan önce ipler sarılarak şekiller verilir kına onun üzerine yakılırdı. Ertesi gün kına çıkarıldığında iplerden dolayı kına deymeyen yerler açık renk olur kınalı yerler koyu renk olurdu. Birde ele yakılan kına açıldığında yıkanmadan evvel zeytin yağı sürülerek beklenirdi bir süre. İşte o zaman ellere yakılmış olan kınalar siyaha yakın bir renk alarak çok daha güzel görünürdü. Ele yakıldığı gibi kınalar ayaklarına da yakılırdı kadınların. Zaman içerisinde tarlada çalışmakta olan kadınların kınalı ayaklarını görmüştüm. O zamanların kadınlarının güzellik aksesuarları bunlar idi işte. Bşiz gene düğüne devam edelim.
Ertesi gün köy alanında erkekler için içki masaları kurulur çalgı eşliğinde eğlenilirdi. Gençler masaların kurulabileceği uygun bir yere sıralanır evde hazırlanan yiyecekler burada hep beraber yenilirdi içkiler eşliğinde genelde şarap ikram edilirdi. Bazen Rakı ikram edildiğinde “Falanca yapmış olduğu düğün cemiyetinde Rakı çıkarmış” diyerek anlatılırdı daha sonraları. Neyse yemekler eşliğinde içilir iken sesi güzel olan delikanlılar şarkılar söylemeye başlarlardı. Yalnız bu şarkılar genelde uzun hava şeklinde olduğu gibi yine genelde de ANNE üzerine olurdu.
“Aman hasta düştüm gurbete elinde,
Vallah su verenim yoktur anam aman,
Yetiş anam imdade,
Bu yar beni harap etti” xxxxxxx gibi sözleri olan şarkılar söylenirdi. O zamanlar bu tür Ana üzerine söylenen şarkı veya türküler çok tutulmaktaydı.O zamanlara ait yapılmış olan sinema filmlerinde de bunları çok sık görmekteyiz. Hep anne üzerine yapılan oldukça duygusal şarkılardı bunlar.

Genelde bu düğünlerde şarap ikram edilirdi. Bunun için Çanakkale de bu işleri yapan şarap depoları vardı. Bunlardan birisi Saat Kulesinin hemen arkasındaki sokaktaydı ve buradan geçer iken her zaman kesif bir şarap kokusu duyardınız. İşte buralara düğün için sipariş verilir ve bu işler için özel olarak yapılmış ağaç fıçılar içerisinde şaraplar, arabalara yüklenerek düğün yerine getirilirdi. Bu fıçıların hacimleri yaklaşık olarak en az yirmi litre veya daha büyük olanları da vardı. Düğün evinde herkesin uzanamayacağı bir yere konulan şarap fıçısından bir hortum ile şişe veya sürahilere doldurularak ikram edilirdi. Biz çocuklara hortum vasıtası ile şişelere şarap doldurma işi verilirdi ve biz bu hortumu sifon olarak kullanmak ister iken ağzımıza kaçan şarap ile kısa sürede sarhoş olur çekilirdik bir köşeye istifra ederek uyur kalırdık bir köşede.
Belirli bir zaman sonra da kız alma veya gelin alma denilen adet başlar erkekler çalgılar eşliğinde kız evinden aldıkları gelini at üzerine koyduktan sonra atın önünde eğlenerek içerek yavaş adımlar ile geline koca evine götürmeye çalışırlar daha doğrusu ama bu yol üzerinde türlü engellemeler ile kızın eve girişini geciktirirlerdi. Sarhoş gençler kah oturup eğlenerek kah oynayarak saatlerce süren bir yolculuktan sonra genelde akşam ezanına yakın bir saatte gelini yeni evine bırakırlardı. Evlenme düğünlerinden aklımda kalan bir adette “Çeyiz sandığı” mı derlerdi yoksa “Sandık açma” mı derlerdi işte buna benzer bir kelime idi. O zamanlar bu mutlaka yapılan bir adetti ama bu günlerde tamamen kalktı zannediyorum. Gelin için bir ev açılır evin bahçesinde sandıktan geline ait çeyizler çıkarılarak ağzı laf yapan bir kadın tarafından bağırarak etraftakilere gösterilirdi. Örnek vermek gerekir ise sandıktan bir havlu takımı çıkarılarak iyice yükseğe kaldırılarak her kese gösterilir bu arada da -“Hamam takımı da vaaaaa!” bir de gelen hediyeler ortaya toplanıp yine aynı şekilde Havaya kaldırılarak
-“Yengesinden bir tane bileziiiiik!”
veya komşusu
-“Fatma’dan bir sini” (Tepsi) v.s. gibi gelen hediyeler herkese bir,bir gösterilirdi. Bu iyi bir adet miydi yoksa kötü bir adet miydi bilemem. Düğünde toplanan komşular da etrafa mahcup olmamak için iyi hediyeler getirmek zorunda kalıyorlardı sanırım.
Bizim köylerimizde olmasa bile civardaki köylerde gelin almaya gelen konuklara düğün şakası adı altında çeşitli şakalar yaparlarmış. Bu şakalar bazen oldukça ağır olmalarına rağmen kızı alacak olan taraf yani erkek tarafı bunlara katlanmak zorunda kalırlarmış. Yine bizim etrafımızdakilerin anlatmalarına göre bu şakaların belirli bir kuralı yok. İnsanlar eskiden öğrendiklerine bakarak bunları daha bir geliştirerek uygulamaya koyarlarmış. Bu şakaların arasında tuvalette kullanılan taharet suyu ibriğinin içerisine, içinde eritilmiş acı biber bulunan suyu koyarlar gece tuvalete kalkan misafirlerin bu suyu kullandıktan sonra başına gelecekleri siz düşünün. Gece uyumakta olan misafirlerin odasına kapı altından acı biber tütsüsü yaparak onları olumsuz olarak etkilerlermiş. Kapının altından gelen (köz üzerine konulmuş olan) acı biberlerin kokusu insanları öksürtüp tıksırtmaya başlıyor. Hatta öyle bir tıksırtıyor ki hem alttan hem üstten ne var ise çıkartıyor dışarıya. Bu arada erkek misafirleri ağırlamak bahanesi ile kahveye davet edip çay v.s ikram eder iken bunları servis esnasında üzerlerine dökmek, çeşitli bahaneler ile elbiselerini yırtmak veya kirletmek köy meydanında bulunan çeşmenin yalağına yatırmak v.s gibi şakalar ile gelen misafirleri bezdirirlermiş. Yemeklerine aşırı miktarda tuz veya biber katmak veya yemekleri tamamen yağsız veya soğansız yaparak servis etmek.v.s, Daha aklıma geldikçe eklerim buraya .
Düğünde içki içen erkeklerin, gelinin eve girmesine ne kadar zor olarak izin verdiklerini anlatmaktaydık nereye geçtik. Düğün alayının önünde köyün delikanlıları sarhoş bir vaziyette ağır,ağır gider iken gelin de arkada atın üzerinde öylece bekler dururdu.
Bu bana yıllar sonra yaşadığımız bir olayı hatırlattı yeri gelmişken hemen aktaralım. Arkadaşlardan birisinin düğününde gene böyle oldu. B... nın K.... köyüne giderek gelini alıp geldik. Oradan çıkar iken de gençler aracın önünü keserek çıkışımızı engellemişlerdi. Biz erken çıkarak yolda beklemeye başladık. Lafa öyle dalmışız ki gelin arabasının geldiğini bile fark etmedik ama onlar bizi görmüşler korna çalarak bizi uyardılar ve yanlarına gittiğimiz zaman çıkarıp bir şişe rakı verdiler. Bu ne deyince de arabanın önünü kestiğiniz için dediler yola devam ettiler. Biz bacanakların eve gelince çatıya çıkarak masayı kurduk ve hem içiyor hem de oradan düğünü izliyorduk. Saat gece 22.00 civarına gelmişti. Yukarıda bahsettiğim gibi gençler arabanın önüne oturarak eğleniyorlar gelinin eve girmesini geciktiriyorlardı. Biz bacanakla oturur iken yahu bacanak bu gelin yaklaşık olarak sekiz saatten beri arabanın içerisinde haydi karnı acıksa da veya susasa da ihtiyacı giderilir ama ya tuvalet ihtiyacını nasıl giderecek yazık değil mi gel bunun çaresine bakalım deyince bacanak yahu sen ne yapıyorsun deli misin böyle şey olmaz deyince ben bu işin çaresine bakacağım dedim. Hemen aşağıya inerek halayı bulduk ve olayı anlattık. Halanın başına gelinin duvağını giydirdikten sonra şoföre uzun farları yakmasını istedik. Tam bu esnada gelini yan tarafa çekerek aldık ve kalabalığın arasına sokarak kaçırdık. Eve soktuk. Kızcağız ne dualar ediyordu bize fazla oyalanma eğer senin olmadığını fark ederler ise olaylar çıkar hemen işini bitir ve yerine geç dedik. Gelin hazır olunca tekrar aynı işlemleri yaparak gelini arabaya sessizce sokarak olayı normale çevirdik.
 

 

Devamı İçin Buraya Tıklayın

 



 

report phishingreport abuse
This page is hosted by XM.COM - Free Web Hosting